Ayaklarım suyun içinde. Serinlik, tenime hafifçe dokunup sonra çekiliyor. Güneş, ufuk çizgisinin hemen üzerinde asılı kalmış, ağır adımlarla batışa doğru ilerliyor. Gökyüzü turuncunun en sıcak, en hüzünlü tonlarına bulanmış. Karnım aç. Ve ben, av peşindeyim.
Çantamda ihtiyacım olan her şey var. En keskin iğneler, en sağlam misinalar, en cazip yemler… Oltam elimde, parmaklarım titrek bir sabırla misinayı kavrıyor. Ama su bulanık. Dalgaların altında kıpırtılar var, görebiliyorum. Mezgit mi, lüfer mi, yoksa palamut mu? Hepsi burada. Biliyorum, hissediyorum. Ama hiçbirini seçemiyorum. Ellerim tereddüt ettikçe su daha da bulanıyor, görüşüm sisleniyor. Kendi arayışımın içinde kaybolmuşum, kendi elimle önümü kapatmışım.
Başımı kaldırıyorum, gözlerim ufkun son ışıklarına tutunuyor. Güneş, sabırsız bir yolcu gibi batmaya hazırlanıyor. Hava kararacak, gökyüzü yıldızlara yer açacak. Bir anlık bir düşünce düşüyor zihnime: Olsun. Çantamda bir el feneri var. Karanlık beni yıldırmaz. Aç kalmam. Bir şekilde yolumu bulurum.
Ama mesele aç kalmak değil. Oltam suya değmiş, avım hemen orada, bir nefes kadar yakın. Ama bulanıklık içinde gözlerimi kaybettim. Seçeneklerin fazlalığı, zihnimi bir kördüğüm gibi sarıyor. Belki de gözlerim değil, zihnim seçemez hâle geldi. O yüzden bu bulanıklık… Görmüyor değilim aslında, ama hangi yöne bakmam gerektiğini bilemiyorum.
Beklesem mi? Suların kendiliğinden durulmasını, batık güneşin yerini alan ay ışığının dalgaları sakinleştirmesini mi beklesem? Belki de sabır, önümde duran cevabı görebilmem için tek gereken şeydir. Ama ya zaman kaybediyorsam? Ya su hiç durulmazsa? O zaman karaya çıkıp ormanın derinliklerine mi yönelmeliyim? Başka bir avın, başka bir yolun peşine mi düşmeliyim?
Bazen içimde bir ses diyor ki, bırak… Güneş batsın, karanlık çöksün.