Eluna

Eluna
@Eluna
SatırArası | Eluna Kelimeler bazen anlatır, bazen saklar. Ben ise satır aralarına düşenleri topluyorum. Okuduklarım, yazdıklarım ve sustuklarım burada.
“Bazı insanların, sırf normal olabilmek için olağanüstü bir enerji harcadığını kimse bilmez.” — Albert Camus
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Pusulanı güneşe doğrult.
Bulanık Suların Kıyısında
Ayaklarım suyun içinde. Serinlik, tenime hafifçe dokunup sonra çekiliyor. Güneş, ufuk çizgisinin hemen üzerinde asılı kalmış, ağır adımlarla batışa doğru ilerliyor. Gökyüzü turuncunun en sıcak, en hüzünlü tonlarına bulanmış. Karnım aç. Ve ben, av peşindeyim. Çantamda ihtiyacım olan her şey var. En keskin iğneler, en sağlam misinalar, en cazip yemler… Oltam elimde, parmaklarım titrek bir sabırla misinayı kavrıyor. Ama su bulanık. Dalgaların altında kıpırtılar var, görebiliyorum. Mezgit mi, lüfer mi, yoksa palamut mu? Hepsi burada. Biliyorum, hissediyorum. Ama hiçbirini seçemiyorum. Ellerim tereddüt ettikçe su daha da bulanıyor, görüşüm sisleniyor. Kendi arayışımın içinde kaybolmuşum, kendi elimle önümü kapatmışım. Başımı kaldırıyorum, gözlerim ufkun son ışıklarına tutunuyor. Güneş, sabırsız bir yolcu gibi batmaya hazırlanıyor. Hava kararacak, gökyüzü yıldızlara yer açacak. Bir anlık bir düşünce düşüyor zihnime: Olsun. Çantamda bir el feneri var. Karanlık beni yıldırmaz. Aç kalmam. Bir şekilde yolumu bulurum. Ama mesele aç kalmak değil. Oltam suya değmiş, avım hemen orada, bir nefes kadar yakın. Ama bulanıklık içinde gözlerimi kaybettim. Seçeneklerin fazlalığı, zihnimi bir kördüğüm gibi sarıyor. Belki de gözlerim değil, zihnim seçemez hâle geldi. O yüzden bu bulanıklık… Görmüyor değilim aslında, ama hangi yöne bakmam gerektiğini bilemiyorum. Beklesem mi? Suların kendiliğinden durulmasını, batık güneşin yerini alan ay ışığının dalgaları sakinleştirmesini mi beklesem? Belki de sabır, önümde duran cevabı görebilmem için tek gereken şeydir. Ama ya zaman kaybediyorsam? Ya su hiç durulmazsa? O zaman karaya çıkıp ormanın derinliklerine mi yönelmeliyim? Başka bir avın, başka bir yolun peşine mi düşmeliyim? Bazen içimde bir ses diyor ki, bırak… Güneş batsın, karanlık çöksün.
Satır Arası | Eluna Bazı kelimeler yüksek sesle söylenmez. Onlar, satır aralarına düşer. Bazen bir kitabın içinde kaybolur, bazen bir defterin sayfalarında yankılanır. Bazense sadece suskunluğun içinde kendine bir yer bulur. Ben kelimelerin arasına saklananları topluyorum. Söylenemeyen cümleleri, eksik bırakılan hisleri, yarım kalmış hikâyeleri… Her satırda biraz eksik, biraz fazla, ama her zaman gerçek. Burada anlatılanlar bir sonuca varmaz belki. Çünkü bazı düşünceler tamamlanmaz, bazı hisler zamansızdır. Ama yazılan her kelime, satır aralarında yaşayan bir ruh taşır. Ben Eluna. Ve burası, kelimelerin içinde kaybolanların buluştuğu yer.
Telefonun diğer ucunda babamın sesi vardı. Yorgun ama tanıdık, güven veren bir ses… İlk kelimemi bile söylemeden gözyaşlarım süzülmeye başladı. O ise hemen anladı. “Ağlıyor musun?” diye sordu. Boğazım düğümlendi, güç bela “Evet” diyebildim. Sesinde ne telaş vardı ne de acele; sanki o anın tüm ağırlığını omuzlayacak kadar güçlüydü. “Tamam kızım, ağla. Ben buradayım, seni dinliyorum.” O anda kelimelerden çok, o cümlede saklı sıcaklık sarıp sarmaladı beni. Onun varlığı, sesinin dinginliği, gözyaşlarımı daha da serbest bıraktı. Biraz ağladım, sustum, tekrar nefes aldım. Ve sonunda kelimeler döküldü dudaklarımdan: “Baba, neden bu kadar yalnızım?” O, beni en iyi bilen insandı. Sadece duymadı, anladı da. Derin bir nefes aldı ve sakince konuştu: “Hayat böyledir kızım. Bak, ben de 55 yaşına geldim, ama hâlâ bazen aynı şeyi hissediyorum. Biz öyleyiz, çok insana karışmayı sevmeyiz. Belki biraz kibrimizden, belki de seçiciliğimizden… Ama yalnız değilsin. Ben buradayım.” Babam, kelimeleriyle içimdeki fırtınayı dindirmiyordu belki ama onun sesinde bir liman vardı. Dalgalarım nereden eserse essin, orada durup dinlenebileceğim bir yer olduğunu bilmek, en azından o an için, yeterliydi.