Gün geçtikçe çürüyordu.
Sabah uyandığında aynada ilk fark ettiği şey, sol gözünün kenarındaki küçük siyah lekeydi. Dün yoktu. Dün her şey normaldi. Ama bugün leke biraz daha büyüktü, biraz daha derin. İçine baktığında kendi yansımasını değil, boşluğu görüyordu. Boşluk da ona bakıyordu. “Merhaba,” dedi boşluk. O cevap vermedi. Konuşmak tehlikeliydi. Konuştuğun anda çürüme hızlanıyordu. Kahvaltıda ekmeğin kenarı yumuşak ve yeşildi. Isırınca dişlerinin arasında kıvranan bir şey hissetti. Tükürdü. Tükürüğü lavaboda kendi kendine hareket etti, küçük bir solucan gibi kıvrıldı. Lavabo da gülüyordu. Dışarı çıktı. Sokak lambaları ona isimleriyle sesleniyordu. “Muhammed... Muhammed... gel buraya...” diye fısıldıyordu biri. Çok ürkütücüydü ama yine de durup dinledi. Dinlemek de çürümeye dahildi. Bu normal,” dedi kendi kendine. “Herkes çürüyor. Sadece ben fark ediyorum. ”Akşam eve döndüğünde kapı kilidi etten yapılmıştı. Anahtarı soktuğunda kapı inledi. İçeri girdi. Duvarlar nefes alıyordu. Tavan yavaşça üzerine eğiliyordu, sanki onu öpmek istiyordu. Öpücük ıslak ve sıcaktı. Yatağa uzandı. Vücudunun yarısı artık ona ait değildi. Bacağı kendi kendine kıpırdıyordu, parmakları yerde sürünerek uzaklaşmaya çalışıyordu. “Gitme,” diye fısıldadı. Ama bacağı dinlemedi. Gidiyordu. Hepsi gidiyordu. Gece yarısı tavandan bir damla düştü. Alnına. Sıcak, yapışkan. Kendi beyniydi o. Yavaş yavaş sızıyordu dışarı. Düşünceleri damla damla yere çarpıyordu. Son düşüncesi şuydu: “En azından... yarın daha az ben olacağım.” Ve gülümsedi. Çünkü gülümsemek hala ona aitti.
Şimdilik…