Tesadüfen eğer aramızdan birisi içini dökmeye ya da duygularıyla ilgili bir şeyler söylemeye çalıştığında aldığı yanıt ne olursa olsun, çoğu zaman onu yaralıyordu. O zaman karşısındakiyle aynı şeyden söz etmediğini fark ediyordu. Aslında düşünerek ve acıyla geçmiş uzun günlerin derinliklerinden çıkıp kendini anlatıyordu; karşısındakine aktarmak istediği o imge bekleyişin ve tutkunun ateşinde çok uzun süre demlenmişti. Oysa karşısındakinin aklına, tersine, alışılmış bir heyecan, ucuz bir acı, sıradan bir melankoli geliyordu. İster dostça ister düşmanca söylenmiş olsun, cevap hep yanlıştı, vazgeçmek gerekiyordu. Ya da en azından, sessizliği katlanılmaz bulanlar, başka insanlar kalbin dilini konuşamadıklarından sıradan dili kullanmaya ve alışılmış kalıplarla, sıradan ilişkilerden ve olaylardan, bir anlamda gündelik olan bitenlerden konuşmaya razı oluyorlardı. İşte o zaman da en hakiki acılar, sohbetlerin sıradan kalıpları içinde aktarılır oldu.
Bırak Allah aşkına sen sevmekle ilgili ne biliyorsun? Ne anlıyorsun? Devamlı kendini onaylayan, ruh bozukluklarını onarıp onarıp yeniden kıran yamuk, ucubik, acıklı bir bakışın var dünyaya, insanlara, şeylere. Herkes mutlu olmaya çalışır, sen sanki tersine çalıştın, insanın asla mutlu olamayacağını kendine kanıtlayıp durmaya çalıştın. Ben değil sen yaptın bunu. Sen hiçbir zaman gerçekten gitmek istemedin. Sen sana gelinsin istedin. Kendisine doğru yola çıkılacak bir yer, her zaman biri için bir menzil olmak istedin.
Konuşmaya ne lüzum vardı? Bütün güzel laflardan ve hoş insanlardan sıkılan bu mahlukları, birbirlerinin sessiz mevcudiyeti, yorgunluk verecek kadar doyuruyordu.