Emrah gülez

Emrah gülez
@Emrahgulez
Devran-ı aleme hiç olmaya geldim.
Hüdâyî Hazretleri buyurur: Derdmend insan, gör nʼider; Muttasıl dünyâ cem ider, Âhir bunda koyup gider, Nicʼolur bizim hâlimiz? “Gönlü dünya derdiyle dolu insana bir bak ki zamanını nelerle ziyan eder? Hiç durmadan dünyalık toplayıp durur. Fakat son nefeste onları bırakıp gider. Ne olacak bizim hâlimiz?!” Dünya pazarının gözleri kamaştıran, gönülleri cezbeden, uğruna ömür tüketilen fânî metâları, yine dünyada kalır. Dolayısıyla dünyayı âbâd etmek için çırpınıp âhiretini berbâd etmek, en büyük hamâkattir. Dünyalık uğruna, kulluğundan tâvizler vererek âhiretini tehlikeye atacak hâl ve davranışlara sürüklenmek, ne dehşetli bir aldanıştır! Dünya hayatında Allah rızâsı yerine sırf dünyevî menfaatler için çalışıp bitkin düşen gâfiller hakkında Cenâb-ı Hak; «عَامِلةٌ نَاصِبَةٌ» “Çalışmış, fakat boşuna yorulmuşlardır.” (el-Ğâşiye, 3) buyurmaktadır.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Hazret-i Mevlânâ der ki: “Dünya, Allah’tan gâfil olmaktır. Yoksa para, kumaş, âile ve evlât sahibi olmak değildir. Seni oyalayıp Hak’tan gâfil kılan ne varsa, senin dünyan odur.” Yani kula bu cihanda bulunma gâyesini unutturan, onu Rabbinden gâfil bırakan ve Allah muhabbetinin önüne geçen bütün fânî muhabbetler, bu cümledendir.
Hüdâyî Hazretleri buyurur: Nʼeyleyeyim dünyayı? Bana Allâhʼım gerek. Gerekmez mâsivâyı, Bana Allâhʼım gerek…
Hüdâyî Hazretleri buyurur: Ger dilersen sende bite verd-i pâk, Meskenetle kendini hâk eyle hâk… “Şâyet sende noksansız, lekesiz ve kusursuz bir gül yetişsin istiyorsan, kendini tevâzu ve alçakgönüllülük ile toprak eyle toprak!..”
İmam Kurtubî (r.a) şöyle der: “Îmânın, namazın ve seni Allâhʼa yaklaştıran ibadetlerin, seni aldatmasın. Bunların hepsi senin fiilin olmakla birlikte Allâhʼın yaratması ve lûtfu sayesinde gerçekleşmektedir. Senin bunlarla övünmen, başkalarına ait şeylerle övünmene benzer. Övündüğün şeyler bir gün elinden alınabilir.” Bunun için müʼmin dâimâ haddini bilecek. Yaptığı ibadetlere de güvenmeyecek. Elinden gelen bütün gayreti göstermesine rağmen, mücrim bir kul gibi edep ve mahcûbiyetle Cenâb-ı Hakkʼın af ve merhametini dileyecek. Bütün amellerinin de duâları gibi Cenâb-ı Hakkʼın kabulüne muhtaç olduğunu unutmayacak. لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا باِللّٰهِ “Allah’tan başka hiç kimsede (hayra eriştirecek ve şerden koruyacak) güç ve kuvvet yoktur.” şuuruyla, günahlardan korunmanın da, ibadetlerle Cenâb-ı Hakkʼa yönelmenin de Oʼnun lûtfu sâyesinde mümkün olduğunu düşünecek. Kendisini bu lûtfa nâil kıldığı ve kulluğuna kabul buyurduğu için, ayrıca şükredecek. Kelâm-ı kibarda; “Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaratan” denildiği gibi, bir müʼmin de maddî-mânevî herhangi bir nîmete eriştiğinde nefsine pay çıkararak; “‒Ben başardım, ben kendi bilgi ve becerimle elde ettim…” demeyecek. Bilâkis; “‒Bu, Rabbimin fazl u keremindendir.” diyecek. “Lûtfeden Senʼsin, Senʼin ihsânındır, Senʼin ikrâmındır yâ Rabbi!..” diyecek. Yani nîmetlerin asıl sahibinin Allah Teâlâ olduğunu îtiraf edip Oʼna şükredecek. Kendisinin bir abd-i âciz olduğunu unutmayacak. Bunun için dâimâ arz-ı endam değil, arz-ı hâl hissiyâtı ile yaşayacak.