İmam Kurtubî (r.a) şöyle der:
“Îmânın, namazın ve seni Allâhʼa yaklaştıran ibadetlerin, seni aldatmasın.
Bunların hepsi senin fiilin olmakla birlikte Allâhʼın yaratması ve lûtfu sayesinde gerçekleşmektedir.
Senin bunlarla övünmen, başkalarına ait şeylerle övünmene benzer.
Övündüğün şeyler bir gün elinden alınabilir.”
Bunun için müʼmin dâimâ haddini bilecek.
Yaptığı ibadetlere de güvenmeyecek.
Elinden gelen bütün gayreti göstermesine rağmen, mücrim bir kul gibi edep ve mahcûbiyetle Cenâb-ı Hakkʼın af ve merhametini dileyecek.
Bütün amellerinin de duâları gibi Cenâb-ı Hakkʼın kabulüne muhtaç olduğunu unutmayacak.
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا باِللّٰهِ
“Allah’tan başka hiç kimsede (hayra eriştirecek ve şerden koruyacak) güç ve kuvvet yoktur.” şuuruyla, günahlardan korunmanın da, ibadetlerle Cenâb-ı Hakkʼa yönelmenin de Oʼnun lûtfu sâyesinde mümkün olduğunu düşünecek.
Kendisini bu lûtfa nâil kıldığı ve kulluğuna kabul buyurduğu için, ayrıca şükredecek.
Kelâm-ı kibarda; “Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaratan” denildiği gibi, bir müʼmin de maddî-mânevî herhangi bir nîmete eriştiğinde nefsine pay çıkararak;
“‒Ben başardım, ben kendi bilgi ve becerimle elde ettim…” demeyecek. Bilâkis;
“‒Bu, Rabbimin fazl u keremindendir.” diyecek. “Lûtfeden Senʼsin, Senʼin ihsânındır, Senʼin ikrâmındır yâ Rabbi!..” diyecek.
Yani nîmetlerin asıl sahibinin Allah Teâlâ olduğunu îtiraf edip Oʼna şükredecek.
Kendisinin bir abd-i âciz olduğunu unutmayacak. Bunun için dâimâ arz-ı endam değil, arz-ı hâl hissiyâtı ile yaşayacak.