Emrah gülez

Emrah gülez
@Emrahgulez
Devran-ı aleme hiç olmaya geldim.
Büyülenmek yaralanmak demek, yaralanmadıkça kanatlanamaz insan. Kanatlandıktan sonra da yürümek ister insan, uçmaktan ziyade. Çünkü yaralandıkça yara alan yerlerin, özellikle kalbin, kıymetini anlar ve ona göre adım atmaya başlar. Artık neleri kaybedebileceğini ve tenin kalıcı değil gidici olduğunu yaşayarak görmüş olur insan. Yollar, önce dikenlerden sonra güllerden daha sonra yine dikenlerden ondan sonra... Hep bu ikilemde gider gelir. Bu gel gitler arasında insan para ile satın alamayacağı şeyler kazanır ki, en önemlisi 'terbiye'dir. "Yürümeye devam et, yol insanı terbiye eder. Tüm bu uğraşlar içinde insanın kendisini tanıması için düşmesi gerekir. Sadece kendisini değil, çevresini tanıması için de bu şarttır. Zira düştüğünde kalmak için gücü olması gerekir insanın. Bir de onu kaldıracak bir çevreye ihtiyaç duyar. O anda anlar işte dünyayı. O anda anlar işte nerede, nasıl, kiminle, ne amaçla var olduğunu ya da yok olduğunu. O yüzden karanlık insanın kendi aydınlığına yol açar. Dücane Cündioğlu
Reklam
Aşk kapısını tıklattıktan sonra, önemli şeyler önemini yitirmeye, değerli şeyler daha da parlamaya başlar. Önemli olana değil, değerli olana yönel, çünkü önemli olan geçip gider ama değerli olan daima kalır. Dücane Cündioğlu
Derdi verene kızma, sinirlenme ki İmtihanı kaybetmeyesin. Derdi veren dermanını da verir...
Kimseyi elindeki nimetten dolayı kıskanma. Allah’ın ondan neler aldığını bilemezsin. Başına gelen hiçbir musibete üzülme. Karşılığında Allah’ın sana neler vereceğini bilemezsin. Her zaman “Elhamdülillah” de.
Meşhur kıssadır:
Hak dostlarından Behlül Dânâ Hazretleri, hikmetli ve ibretli sözlerle devrinin insanlarını, bilhassa Halîfe Hârun Reşid’i îkaz etmeye çalışır, onlara sık sık mânevî dersler verirdi. Halîfe de onun bu hâlini sever, saraya rahatça girip çıkmasına müsâade ederdi. Behlül Dânâ, uzun bir süre saraya uğramadı. Karşılaştıklarında Hârun Reşid, merakla sordu: “–Behlül, çok oldu görünmedin, nerelerdeydin?” Behlül: “–Bana Cehennemʼi gösterdiler, oradaki vaziyeti seyrettirdiler.” diye cevap verdi. Hârun Reşid bu cevâba şaştı kaldı: “–Nasıl girdin oraya, ateş seni yakmadı mı?” dedi. Behlül Dânâ, şu mânidar cevâbı verdi: “–Hayır, orada hiç ateş görmedim. Çünkü herkes ateşini dünyadan kendisi getiriyormuş!..” Velhâsıl, îman nûrundan ve gönül feyziyle îfâ edilen ibadetlerden mahrum bir sûrette, türlü eğlence, çılgınlık, zulüm ve haksızlıklarla, nefsânî bir yaşayış içinde geçen karanlık bir dünya gecesinin, aydınlık bir ebediyet sabahı getirmeyeceği mâlumdur. Dünya hayatının nefsânî pembelikleri, âkıbet solgunluğunun; gâfilâne kahkahaları da, Cehennem çatırtılarının habercileridir. Ebedî saâdet güneşi ise; ancak ilâhî beyanlar ışığında ve istikâmet üzere bir ömür sürüp müsterih bir vicdan, selîm bir kalp ve yüz aklığıyla âhirete irtihâl etmesini bilenlerin gönül ufuklarından doğar.
Reklam