Hak dostlarından Behlül Dânâ Hazretleri, hikmetli ve ibretli sözlerle devrinin insanlarını, bilhassa Halîfe Hârun Reşid’i îkaz etmeye çalışır, onlara sık sık mânevî dersler verirdi. Halîfe de onun bu hâlini sever, saraya rahatça girip çıkmasına müsâade ederdi.
Behlül Dânâ, uzun bir süre saraya uğramadı. Karşılaştıklarında Hârun Reşid, merakla sordu:
“–Behlül, çok oldu görünmedin, nerelerdeydin?”
Behlül:
“–Bana Cehennemʼi gösterdiler, oradaki vaziyeti seyrettirdiler.” diye cevap verdi.
Hârun Reşid bu cevâba şaştı kaldı:
“–Nasıl girdin oraya, ateş seni yakmadı mı?” dedi.
Behlül Dânâ, şu mânidar cevâbı verdi:
“–Hayır, orada hiç ateş görmedim. Çünkü herkes ateşini dünyadan kendisi getiriyormuş!..”
Velhâsıl, îman nûrundan ve gönül feyziyle îfâ edilen ibadetlerden mahrum bir sûrette, türlü eğlence, çılgınlık, zulüm ve haksızlıklarla, nefsânî bir yaşayış içinde geçen karanlık bir dünya gecesinin, aydınlık bir ebediyet sabahı getirmeyeceği mâlumdur. Dünya hayatının nefsânî pembelikleri, âkıbet solgunluğunun; gâfilâne kahkahaları da, Cehennem çatırtılarının habercileridir.
Ebedî saâdet güneşi ise; ancak ilâhî beyanlar ışığında ve istikâmet üzere bir ömür sürüp müsterih bir vicdan, selîm bir kalp ve yüz aklığıyla âhirete irtihâl etmesini bilenlerin gönül ufuklarından doğar.