Faydasız ve boş olduğunu bile
bile, bazen şimdi bile düşler kurarım. Kendime ait, yurda ve dünyaya ait, şöyle olsa, böyle gitse gibilerden dileklerde bulunurum. Ama nerde... Bakarım hep tersi çıkar. Onun için hep kırıla kırıla yaşarım ben. Alıştım böylesine.
Hep o yıllardaki öğretmenlerimizi düşünüyorum. Bugünkü ölçülerle anlamak zor oluyor. İşi nasıl
kutsal bilmişler. Çalışmayı ve çalıştırmayı nasıl benimsemişler.
Yaz aylarında Orta Anadolu'nun bir kırında, tatili, izni olmayan bir okulda, öğrencilerle birlikte, gece gündüz sürüp giden
bir çalışma... Öyle bir ortam yaratmışlar ki çalışmayınca rahatsız oluyorduk. Kaytaran, işten kaçan arkadaşlarımız en büyük
ayıbı işlerdi. Utanç çukuruna düşerdi. Birlikte çalışmanın, başarmanın, ortaya eser koymanın coşkunluğu içindeydik.
Hani eğitimde amaç "üretim" değildir falan derler ya, bizim amacımız düpedüz üre
timdi. Daha çok, daha fazla iş çıkarmaya, verim almaya çalışıyorduk. Okul yaşamın bir parçasıydı. Biz karada yüzme talimi
yapar gibi hazırlanmıyorduk, bizzat hayatı yaşıyorduk, hayatın bütün gereklerini yerine getiriyorduk.
Yani ta o zaman bedence çalışmaya, kuru bilgileri yaparak, iş haline getirerek
uygulamaya dogru bir gidis vardı. Demek ki yukardan öyle talimat veriliyordu.