Öyle bir kitap ki hayal olduğu kadar gerçek, basit olduğu kadar çetrefilli, ulvi olduğu kadar süfli, eski olduğu kadar yeni, yabancı olduğu kadar aşina...
Ne toplumcu gerçekçilik gibi salt sefalet üzerinden düzen eleştirisi yapıyor ne romantikler gibi Anadolu güzellemesine girişiyor. Engin denizleri aşmış bir denizcinin etrafı dağlarla çevrili ufuksuz diyarlara düşüşü ve oradaki izlenimleri üzerinden insan gerçeğini görüyor ve bu gerçekle yüzleşiyoruz. Salgın hastalıklar, feodal düzen, aymaz bürokrasi, farklı olanı potansiyel tehlike gören hoşgörüsüzlük, ölmemeyi yaşamak zannetme yanılgısı, düzenin bir parçası olup keyfine bakmakla düzeni değiştirmek için kendi rahatını kaçırmak arasında gidip gelme ikilemi ve daha bir çok gerçek masalsı bir anlatımla sunulmuş.
Ben okurken hemen bitmesin diye ağırdan aldım. Ama illaki: "Çalıkuşu'ndan beri aynı terane, yeter Anadolu'nuza da öğretmen anlatınıza da." diyecek okurlar da olabilir. Karar sizin.