İşin doğrusu, kuşlar kendilerine mutluluk sorusunu sormazlar. Mutluluğu yaşarlar. Her şey yolunda gittiğinde mutludurlar; öylece, basitçe. Dert etmemeyi bilmek mutluluğun başlangıcı değil midir zaten?
Bir yolculuktan asla aynı dönmeyiz: Orada bir parçamızı bırakır, buraya pek çok şey getiririz. Yeni ufuklar bizi büyütür, bize daha geniş bir tuval ve yüzey bahşeder. Başkalarıyla karşılaşmamak, kendimizi bizi çevreleyen her şeye açmanın imkanını sunar: yeni yaşam tarzlarına, yeni ortamlara, yeni insanlara. Yolculuk bize en çok da kendimiz hakkında bir şeyler öğretir; nelere dayanabileceğimizi, uykusuzluğa, rahatsız koşullara ne kadar tahammül edebileceğimizi, şartlara ne ölçüde uyum sağlayabileceğimizi gösterir. Kendini açığa vurmanın en iyi yoludur seyahat. Ve belki de seyahat ederek işte bunu ararız: hakikatimizin ne olduğunu öğrenmeyi.
Karasağanın (ebabil kuşu) ya da kırlangıcın ise daha yuvadan çıkar çıkmaz tek bir acelesi vardır: gitmek!... Ne kadar çok keşfederse o kadar çok keşfetme arzusu duyacaktır.
Kuşkusuz hepimizin bize uygun bir sanatı, sadece fışkıracak bir çatlak arayan henüz ifade etmeyi denemediğimiz bir çeşit yaratıcılığı var. Tıpkı kuşlar gibi, hepimiz dünyanın güzelliğine katkıda bulunabiliriz.