Kalabalıkların sesi gürdür; onlar çoğu zaman haklı görünür.
Ama insanın içinde öyle bir sessizlik vardır ki, hiçbir çoğunluk ona hükmedemez.
Vicdan… ne alkış ister, ne onay bekler.
Yanlışın ortasında doğruyu fısıldayan o küçük ama sarsılmaz yankıdır.
Bazen bir tek o, bütün bir kalabalıktan daha cesurdur.
Çünkü çoğunluk yönünü rüzgâra göre belirler;
vicdan ise fırtınada bile kendi doğrultusunu kaybetmez.
İnsanı insan yapan da budur zaten:
Karanlıkta bile içindeki ışığa sadık kalabilmek.
LâL
İnsan bir düşü sevebilir mi?
Sever elbet…
Hem de bir gülüşe saklanmış bahar kadar,
henüz dokunulmamış bir şarkıya tutulur gibi sever.
Çünkü düş, zamanın eli değmemiş halidir.
Ne eksiktir ne fazla…
Kırılmamıştır henüz,
ihanetin diliyle tanışmamıştır.
Ve en güzeli de şudur belki:
Bir düş, hep seninle kalır —
hiç kimsenin dokunamayacağı kadar derinde.
İnsan bir düşü sever;
çünkü gerçekler üşütürken
düşler usulca sarar,
tenine değil, kalbine sokulur.
Uyandığında bile izi kalır yastığında,
gün doğarken gözbebakışında parlayan o hayal kırıntısı var ya —
işte o, sevilmiş bir düşün hatırasıdır.
Ve bazen bir ömür,
hiç gerçekleşmeyecek bir düşün yasını tutmakla geçer.
Yine de pişman olunmaz…
Çünkü her güzel şeyin başladığı yer,
bir düş kadar masumdur.
Hayatta insanın başına gelebilecek en kötü şey, doğruları bilip yanlışları seçmek istemesi midir? Belki ondan da kötüsü, yanlışları seçmek istediği halde doğruları seçmek zorunda kalmasıdır.
LâL
Bazen insan, yanlış olduğunu bile bile bir yolu ister…
Ve bazen, doğruların ağırlığıyla gitmek zorunda kalır istemediği yerlere.
Hangisi daha ağırdır bilmem:
Yanlışı arzulamak mı, yoksa doğrulara mecbur kalmak mı?
Ama ikisi de birer suskun savaştır…
Ve insan, çoğu zaman bu savaşta kendi yüreğine yenilir.
Bazen bu cümle, kalbin sessiz çığlığıdır.
İçin doludur ama anlatacak hevesin kalmamıştır.
Sanki dünya bütün renklerini kaybetmiş, sesler susmuş gibidir.
Ama insan yine de bir umutla sorar…
Belki biri “Var” der diye.
Belki biri gelir, unuttuğun güzellikleri yeniden hatırlatır diye