28 yaşındaki Dostoyevski, 1849 yılında Çar’a karşı geldiği için idam edilmek üzere Semyonovski Meydanı’na çıkarıldı.
Mahkûmlar idam mangasının önüne getirildi, gözleri bağlandı ve infaz hazırlıkları tamamlandı. Ancak tam ateş emrinin verileceği anda, Çar tarafından gönderilen bir af fermanı ile idam cezası kaldırıldı ve Dostoyevski’nin cezası Sibirya’da kürek mahkûmiyetine çevrildi.
Dostoyevski Yıllar sonra bu tarifsiz dehşet anını “Budala” romanındaki başkahraman Prens Mişkin’in ağzından, bir “tanıdığının” başından geçmiş gibi anlatır. İdama mahkum edilen bu adam ilk iki dakikasını yoldaşlarına veda etmeye, sonraki iki dakikasını kendi vicdanıyla hesaplaşmaya, son bir dakikasını ise etrafındaki dünyaya son kez bakmaya ayırır.
O son dakikada, sadece nefes almak ve yansıyan ışığı görmek bile devasa bir zenginliktir. Zihnini çıldırtan tek bir düşünce vardır: “Ya ölmezsem! O zaman her dakikayı koca bir ömre çevirirdim, tek bir saniyeyi israf etmezdim!” Tam o an bir mucize olur, Çar’ın af fermanı okunur ve adam gerçekten de hayata döner.
Prens Mişkin romanda, yıllar sonra bu adamla bizzat karşılaştığını anlatır ve ona o kritik soruyu sorar: “Hayatının geri kalanındaki her dakikayı söz verdiğin gibi bir ömür gibi yaşayabildin mi?” Adamın cevabı, insan doğasının en acı gerçeğidir: “Hayır, başaramadım. Pek çok dakikayı yine boşa harcadım.”