Firdevs

Firdevs
Kamil Bey, karısıyla kızını buralardan geçirip Bağlarbaşı'nda ki harap köşke nasıl götüreceğini, orada nasıl barındıracağını düşünerek kaygılandı. Parasızlığın ne kadar umut kırıcı bir şey olduğunu şimdiye kadar hep aklıyla bilmiş, böyle yaşayışında hiç denememişti. Yoksul insanların varlıklılarla neden aynı olaylar karşısında aynı düşüncede, duyguda, davranışta olamayacaklarını şimdi daha iyi anlıyordu. Yoksulluk umut kırıcıydı. "Umudunu yitiren her şeyi yitirmiş olur," sözü doğruysa yoksulların duyacakları bunaltının hele çok sürer, hele başkalarının sorumlulukları da binerse ne kadar dayanılmaz hale geleceğini şimdi bu eski arabanın diş gıcırtılarına benzeyen sesleriyle sarsılırken gerçekten anlıyordu.
Müşterilerin hemen hepsi üniformalı işgal ordusu subaylarıyla savaşı kazanmış devletlerin elçilik memurlarıydı. Bu hal Kâmil Bey'e büsbütün acıklı geldi. Kanlı bir çetenin ortaklarıydı bunlar... İçlerinden birine hile yapmışlar, hissesini cebe indirerek kadınlarını kendilerine kadeh dolaştırmak zorunda bırakmışlardı. Bundan utanç duyacak yerde gizlice zevkleniyor gibiydiler. Bu zevklenmede, kaltabanlık edip çeteyi zora düşürmüş ortaktan öç alma payı da olmalıydı. Sör Henri, Kâmil Bey'in aklından geçirdiklerini sezmiş gibi, "Bu iş kendiliğinden ateş almış bir cephanelik yangınıdır bence," dedi. Kâmil Bey pek umursamadan sordu: "Hangi iş?" "Bolşevik Devrimi... Yangın çevrildi. Komşu evlere atlaması önlendi. Şimdi söndürülmesi kalıyor.
İngiliz hep öyle kendinden emin, karşılık beklemeden konuşuyordu. "Aslına bakarsanız bu savaşta yenilen Türk milleti değil, Türk devletidir." "Her millet için böyle olmaz mı bu?" "Hayır! Sizin özelliğiniz burada... Bu özelliğin en önemli yanı da dış görünüşüyle yabancıları kolay aldatması... Anadolu'yu dolaşan bir yabancı neyle karşılaşır? Hasta, bakımsız, güçten büsbütün düşmüş, bütün umutlarını yitirmiş bir halk yığını... Görünürde, yani üretimde erkekten çok kadın var. Çocuklar, yani gelecek kuşaklar, sıtmadan karınları şişmiş, derileri incelip yeşile dönmüş zavallılar... Bugünden yarına çıkacakları şüpheli... Üretim araçları, ilk tarım çağlarındaki kadar ilkel... Toprak da üstünde yaşayanlar kadar güçsüz... Demek, Anadolu, maddesiyle, insanıyla, ruhuyla hiçbir dayanağı olmayan yarı ölüler ülkesi... 'Burada, kimseden en ilkel, en doğal yaşama tepkisi beklenemez. Bunlar ölüme karşı bütün canlılarda görülen en küçük savunu kımıltısını gösteremezler; maddi, manevi her baskıyı, her yeni durumu dirençsiz kabullenirler,' derseniz yanılırsınız! Türk'ü küçümsemek aptallıktır. Dediğim gibi... Hepimizi şaşırtan İstanbul... Daha doğrusu Bizans... İstanbul kımıltısız... Ruhsuz... Subayları katmıyorum bu ruhsuzluğa...
... Ölen polisin ailesine hükümetçe 20 lira yardım yapılacığı haber alınmıştır!' "Yirmi lira... Bu kadar ucuzladı mı Türk canı? Kaç çuval kömür alınır yirmi lirayla, kaç ekmek alınır? Geçende yirmi para zam edildi, 17 kuruş oldu ekmek... Yapılan yardım 120 ekmek!.. Ailesi beş nüfusluysa... Günde birer ekmekten 24 günlük yavan ekmek parası... Evet, şaşılacak kadar ucuzladık aziz komutanım. 'Ciğeri metelik etmez,' derler ya, işte öyle olduk! Yuf bize
Fakat komutanım, gene de kolay değil kendini öldürmek! Hele bu sabah yağmurdan sonra ortalık ne kadar güzeldi. Bunu geceyi uykusuz, bunaltılı geçirenlerden başkaları hiç bilmez. Kendini öldürenlere, 'Delirdi,' derler. Ah keşke delirebilsem... Ölümden korkmadığımı gördünüz komutanım; ben ölmemekten korkuyorum. Yani öldükten sonra da bu acılar sürerse diye ödüm kopuyor! Acı çeken gövde mi, ruh mu? Bunu kesinlikle bilmek ne büyük mutlulukmuş!