İngiliz hep öyle kendinden emin, karşılık beklemeden konuşuyordu.
"Aslına bakarsanız bu savaşta yenilen Türk milleti değil, Türk devletidir."
"Her millet için böyle olmaz mı bu?"
"Hayır! Sizin özelliğiniz burada... Bu özelliğin en önemli yanı da dış görünüşüyle yabancıları kolay aldatması... Anadolu'yu dolaşan bir yabancı neyle karşılaşır? Hasta, bakımsız, güçten büsbütün düşmüş, bütün umutlarını yitirmiş bir halk yığını... Görünürde, yani üretimde erkekten çok kadın var. Çocuklar, yani gelecek kuşaklar, sıtmadan karınları şişmiş, derileri incelip yeşile dönmüş zavallılar... Bugünden yarına çıkacakları şüpheli...
Üretim araçları, ilk tarım çağlarındaki kadar ilkel... Toprak da üstünde yaşayanlar kadar güçsüz... Demek, Anadolu, maddesiyle, insanıyla, ruhuyla hiçbir dayanağı olmayan yarı ölüler ülkesi...
'Burada, kimseden en ilkel, en doğal yaşama tepkisi beklenemez. Bunlar ölüme karşı bütün canlılarda görülen en küçük savunu kımıltısını gösteremezler; maddi, manevi her baskıyı, her yeni durumu dirençsiz kabullenirler,' derseniz yanılırsınız!
Türk'ü küçümsemek aptallıktır. Dediğim gibi...
Hepimizi şaşırtan İstanbul... Daha doğrusu Bizans... İstanbul kımıltısız... Ruhsuz... Subayları katmıyorum bu ruhsuzluğa...