Zaman geçer gider.
Herşey gibi insan da olgunlaşır ve ölür.
Yeşerip solan gül gibi, olgunlaşıp çürüyen ayva gibi, elma gibi, nar gibi.
Bu yürüyüş esnasında aslolan gördüğü nedir, çektiği nedir İnsan'ın.
Her meyvânın bir arifin sofrasına düşmediği gibi, her gülün bir hâs bahçede yeşermediği gibi, her insan da dengine düşmez ve dilediği hayâtı yaşamaz.
Elbette bunlar dahi tesadüf değildir, her zerreye her nesneye şekil veren kudretin dâr-ı belâ için uyguladığı kanûndur.
Ancak ben-i Âdem bu yürüyüşte birbirinden çok farklı şeylere meyledebilirler.
Her birinin, bir diğerinden çok daha farklı olabilir murâdı.
Kimi şatafatlı bir hayât peşinde iken, kimi gümüşten yakuttan yapılmış ma`kâm koltuğunun peşinde.
Kimi nefsini tatmin etmek için her gün başka mâh cemâlli birinin peşinde iken, kimi ömrünce yâr hasretin çeker, kimisi de sâdece Allâh der.
Böyle böyle sırâttan ince hayât köprüsünden ilerler ve yolun sonuna gelir.
İste bu yolculukta öylesi de vardır ki; göğsünün orta yerine bir yârin ismini kazır.
Her nefes alış verişinde yâr diye inler.
O kimseler hayâtları boyunca başları öne eğik gezdiler.
Ürkek bir ceylân gibi.
Sağa sola başını çevirmediler.