Tarih, yatağı zaman olan bir nehir gibidir. Bu nehrin filân dağdan başlayıp, çeşitli yataklardan; meselâ kumlu, topraklı, kireçli yataklardan; inişli-çıkışlı dere ve tepelerden geçen bu akışı anlamsız ve tesadüfi bir hareket değildir. Belki, müşahhas bir kanuna dayanarak -ki özellikle bu nehirde su, toprak, derinlik, yükseklik, yerin ve suyun terkibi ve bu akışın beraber getirdiği ilâve elemanlar o yatağı belirliyor- bu hususları bilen bir insan, bu nehir, gelecekte ne tarafa, bataklığa mı, denize mi, kuma mı gidecek, bunu tahmin edebilir ve böyle bir tahminde bulunabilen insan, toprak, su, nehrin yatağı ve suyun hareket kanunlarına dayanarak, bataklığa akan nehri, çayıra veya tuzlu denize akan nehri bir yeşilliğe, bir tarlaya çevirebilir. İşte o zaman insan, tarihin zorunlu yatağını -ki onu kendi hâline bıraksan akıp gidecek- kendi ilmiyle değiştirip, istediği yöne çevirir. Bu da geçmişin iyi bilinmesiyle mümkündür ki, tarih onun için insanın geçmişiyle ilgilenir, onu hâl' ve istikbâl'e bağlar.