“Sağ olsaydın bir çocuk gibi dizlerinin dibine oturacaktım. Diyecektim ki:
Küçükten beri maddi acılara ve ağrılara tahammüle vücudumu nasil alıştırdımsa yüreğimi de ümitsizliğe ve ıstıraba öyle alıştırdım... Bir felaketi hiç şikayet etmeden, hiç kimseye bir söz söylemeden çekmeye idmanlıyım… Fakat sevinç ve saadet hiç alışık olmadığım, hiç beklemediğim bir şey. Evet, bu gece sevinç ve saadetin hiç beklenilmez bir baskısına uğradım. Umulmaz bir rüya gecesi geçirdim. Ömrümün bütün acı, yahut renksiz günleri bir an için bir eski masal oldu. Onun için muhakkak söylemek lazım... Saadeti saklamak, derdi saklamaktan çok daha güç… Dinle beni Necdet…”
Uğradığım kaza için sana biraz tafsilât vereyim mi? İhtimal ki sana yeni bir sey söylemiyeceğim. Bütün aşkların hikâyesi birbirine o kadar benzermiş ki…
Tabiatte anlaşılmaz bir tenakuz var. Bir yandan insanlar birbirlerini anlamıyorlar, başkalarında yalnız kendi elemlerinin aksi sedasını duyabiliyorlar. Halbuki bir yandan dertlerini söylemekte, elemlerini ifade etmekte inkâr edilmez bir teselli buluyorlar.