“İnsanlarla her gün bir arada yaşama alışkanlığından vazgeçtim.
Yalnız yaşıyorum; ufak tefek, gündelik ilişkilerde insanların yerini giderek eşyalar aldı haliyle. Yürüyüşe çıktığım baston, sütümü içtiğim fincan, masamın üzerindeki vazo, meyve kâsesi, küllük, yeşil şapkalı ayaklı abajur, Hint işi küçük, bronz Krişna, duvardaki resimler ve en önemlisi de, küçük evimin duvarlarını kaplayan kitaplar, uyurken, uyanırken, yemek yerken, çalışırken, iyi günde, kötü günde hep yanımdalar; çok yakından tanıdığım bu simalar yurdumda ve evimde olduğuma dair o hoş yanılsama duygusunu yaratıyor bende.”
“İnsan, özünde zorlu bir hikâyenin kahramanıdır ve yaralı da, eksik de olsa, hata da yapsa kahramandır. Yoklukla malul bir varoluşun içinde olmanın ağır yükünü
-hem de yokluğa doğru- taşıyan bu kahraman hikâye-sinin bir kısmını kendi yazar. Kendisinden önce yazılan kısmını yok sayamadığı için hikâyeyi hem yazar hem de ona dahil olur. "Kendi" olmayan ve şimdi olmayanı üzerinden atıp kendi yoluna düzülmekte zorlanır. Yaşamı anlamlandırmak ve hikâyeyi "kendi"nin kılmak ister. Üstelik "eksik" başlamıştır ve uzun bir süre neredeyse çaresizdir. Ona tarif edilmiş kahramanla yaratacağı kahraman arasında hem büyük hem belalı bir mesafe vardır. Çoğu zaman olmak istediğini seçemez, bilemez bile.”