Gonca Salman

Başka kimseye açılamayacağım biçimde ona, "Hastane hasta­ ne dolaştım. Kanserim," deyiverdim. O mutlak doğallığıyla bana, "Hayatının en ilahi dönemi olmuş olmalı," dedi.
Bu hastalığın çevresini sarıp sarmalayan özel dil, bütünüyle savaşa dayalı bir dildi ve başlan­ gıçta ben de onu kullanıyordum. Kanser, "savaşılması" gereken bir "düşman"dı. Tedavi, bir "silah"tı. Tedavinin her bir aşaması bir "muharebe"ydi. "Hastalık" dışarıdan içimize sızan ve ortalığı karıştıran dışsal bir şey olarak görülüyordu ve bu nedenle; yok edilmeli, silinip atılmalı, kovulmalıydı. Kanserle birkaç hafta bir­ likte yaşadıktan sonra bu bakış açısı beni artık rahatlatmıyordu.
Kendimi emanet ettiğim doktorlarıma olan güvenim asla sar­ sılmadı, hatta arttı. Ama onları daha yakından tanıdıkça, bir teli eksik keman gibi ses verdiklerini ve sorunu -elbette çözümü de- son derece mekanik bir bakış açısıyla ele alma tuzağına düş­tüklerini görüyordum.
Kanser karşıma iyi bir fırsat çıkarmıştı: Kendimi tekrar etmeyecektim.
Bana öyle geldi ki, sanki bütün hayatımı bir atlıkarınca üzerinde geçirmiştim: İlk başlangıç anından beri beyaz at bana düşmüştü ve onun üzerinde keyfimce alçala yüksele dönerken -bunu ilk kez o anda fark etmiştim- kimse bana biletim olup ol­madığını sormamıştı. Hayır. Gerçekten de biletim yoktu. Tamam; şimdi kontrolör gelmişti ve bedelini ödüyordum; eğer işler yo­lunda giderse, belki ... atlıkarıncada bir tur daha atabilirdim.