Başka kimseye açılamayacağım biçimde ona, "Hastane hasta ne dolaştım. Kanserim," deyiverdim.
O mutlak doğallığıyla bana, "Hayatının en ilahi dönemi olmuş olmalı," dedi.
Bu hastalığın çevresini sarıp sarmalayan özel dil, bütünüyle savaşa dayalı bir dildi ve başlan gıçta ben de onu kullanıyordum. Kanser, "savaşılması" gereken bir "düşman"dı. Tedavi, bir "silah"tı. Tedavinin her bir aşaması bir "muharebe"ydi. "Hastalık" dışarıdan içimize sızan ve ortalığı karıştıran dışsal bir şey olarak görülüyordu ve bu nedenle; yok edilmeli, silinip atılmalı, kovulmalıydı. Kanserle birkaç hafta bir likte yaşadıktan sonra bu bakış açısı beni artık rahatlatmıyordu.
Kendimi emanet ettiğim doktorlarıma olan güvenim asla sar sılmadı, hatta arttı. Ama onları daha yakından tanıdıkça, bir teli eksik keman gibi ses verdiklerini ve sorunu -elbette çözümü de- son derece mekanik bir bakış açısıyla ele alma tuzağına düştüklerini görüyordum.
Bana öyle geldi ki, sanki bütün hayatımı bir atlıkarınca üzerinde geçirmiştim: İlk başlangıç anından beri beyaz at bana düşmüştü ve onun üzerinde keyfimce alçala yüksele dönerken -bunu ilk kez o anda fark etmiştim- kimse bana biletim olup olmadığını sormamıştı. Hayır. Gerçekten de biletim yoktu. Tamam;
şimdi kontrolör gelmişti ve bedelini ödüyordum; eğer işler yolunda giderse, belki ... atlıkarıncada bir tur daha atabilirdim.