Bu kitap benim için sadece okunup rafa kaldırılan bir roman olmadı. Daha ilk bölümden itibaren kendimi hikâyenin içinde buldum. Sanki uzaktan izleyen biri değil de olayların tam ortasında duran bir tanıktım. Kaan Koç’un sahne kurmadaki başarısı gerçekten etkileyici; mekânlar, diyaloglar ve o anların gerilimi zihnimde çok net canlandı.
Bodrum’un ışıltılı, enerjik atmosferinden karanlık hesaplaşmalara geçiş çok güçlü verilmiş. O kontrast beni özellikle etkiledi. Çünkü yüzeyde hareketli ve parlak görünen hayatların altında bambaşka planlar ve kırılganlıklar olduğunu hissettiriyor. Hikâyede sadece olayları takip etmedim; karakterlerin iç dünyalarına da yaklaştım. Verdikleri kararların ağırlığını, yaşadıkları baskıyı ve o anki ruh hâllerini ben de içimde hissettim.
En çok düşündüren şey ise şu oldu: Bu kitap bir “abi-kardeş” hikâyesinden çok daha fazlası. Güvenin ne kadar çabuk sarsılabildiğini, sadakatin hangi noktada sınava girdiğini ve kardeşliğin bazen bir duygu değil bir sorumluluk hâline geldiğini gösteriyor.
“O benim abim.” cümlesi kitap boyunca zihnimde yankılandı. Bu söz bana sadece bir yakınlığı değil, bir taraf olmayı, bir bedel ödemeyi ve bazen sorgulamadan sahip çıkmayı çağrıştırdı. Okurken yer yer hak verdim, yer yer sorguladım ama hiçbir an kopmadım.
Bitirdiğimde geriye sadece bir hikâye kalmadı; karakterlerin seçimleri ve o seçimlerin sonuçları uzun süre aklımda döndü. Benim için etkisi kapağı kapattığım anda bitmeyen, üzerine düşündüren bir roman oldu.