“Ve Anna’nın okuduğu kaygılarla, aldatmalarla, dertlerle, kötülüklerle dolu kitabı aydınlatan mum, her zamankinden daha parlak ışıldayarak daha önce karanlıkta kalan her şeyi aydınlattı, çıtırdamaya başladı, sönmeye yüz tuttu ve sonsuza dek söndü.”
Anna Karenina okumam bitti ve içimde büyük bir boşluk kaldı. Sanki 1800’lerin Rusya’sında, o salonlarda, tren istasyonlarında, karakterlerle birlikte yaşamış gibiydim. Şimdi o dünyadan çıkmış olmak tuhaf bir eksiklik hissi yaratıyor.
Bu eser hakkında sıradan bir inceleme yapmak ya da kişisel yorumlar eklemek bana haddimi aşmak gibi geliyor. Anna Karenina eleştiriye kapalı, kült bir eser. Zaten Tolstoy’un karşısında insan kendini doğal olarak suskun hissediyor.
Kitaba başlarken, mağarada yaşamayan herkes gibi konusunu az çok biliyordum. Okuma sürecinde zihnimde sürekli Emma Bovary ile Anna Karenina’yı karşılaştırdım ve aralarındaki uçurumu daha net gördüm.
Emma, kocası tarafından sevilen ama bu sevgiyi küçümseyen bir karakterdi. Anna ise yalnızca Vronskiy tarafından sevildi; buna rağmen son derece vicdanlıydı.
Bu kitap bana vicdanın insan hayatındaki yerini derinden hissettirdi. Anna’yı asıl kaygıya sürükleyen şey toplumdan çok, kendi vicdanıydı. Kendini, toplumun onu yargıladığından bile daha sert yargıladı. Ve sonunda onu felakete götüren de tam olarak buydu.
Anna Karenina, bir aşk romanından çok daha fazlası. İnsan ruhunun, vicdanın ve içsel hesaplaşmanın romanı.