“Sonra birdenbire Ahmet Cemil dedi ki:
— Ah, neler hissediyorum da tahlil edemiyorum… Bir şey yazmak, o duygularımın içinden bir şey çıkarmak istiyorum ama bir kere ne yazmak istediğime karar verebilsem… Şurada —beynini gösteriyordu— bir şey var, bir şey duyuyorum ama rüyalarda tutulamayan şekiller gibi parmaklarımın arasından kaçıyor. Bilir misin nasıl bir şey? Bak şu gökyüzüne, ne görüyorsun? Cam gibi bir deniz… Gözlerinle onun içine girmeye çalış, o mavilikleri yırtmak için uğraş, ne görüyorsun? Mavi… Daima mavi… Değil mi? Sonra, bak ayağımızın altındaki toprağa, ne buluyorsun? Donuk siyah bir renk… Of! O karanlık tabakaları parçalayarak içeriye bir bakış at. İn, in, ne kadar inebilmek mümkünse o kadar in, ne buluyorsun? O siyahlıklar içinde ne buluyorsun? Siyah… Daima siyah… Değil mi? İşte öyle bir şey yazmak istiyorum ki üstüne bakılsa mavi, daima mavi, altına bakılsa siyah, daima siyah… Bir şey ki mavi ve siyah olsun. Hasta mıyım? Bilemiyorum. Fakat ah! Ne yazmak istediğimi bilsem, onu şöyle karşımda şekillenmiş, resmedilmiş görmek mümkün olsa, işte o zaman zannediyorum ki artık ölebilirim, hayattan tamamen nasibini almış bir adam olarak gözlerimi kapayabilirim…”