Kitabın son kısmında: Bin Dokuz Yüz Seksen Dört:
Bir Insanlık Karabasanı
yazılı bir başlık vardır. Aslında bu başlık belki de tüm kitabın bir kaç kelimeyle anlatımıdır. Kitabın başlarında olayları daha iyi tayin edebilmek adina yazar mevcut siyasi,sosyal ve kültürel yapıdan bahseder haklı olarak. Bu yüzden baş kısım pek ilgi çekici değil kanaatimce lakin sonraları yani biraz daha roman havası bürüdükçe kitabı daha akıcı olmaya başlıyor. Kıtabın ana karakteri (Winston) mevcut düzenden rahatsız ve bu rahatsizligini okuyucuya hissettiriyor. Kitabi okurken bazen Winston'un yaptıkları için daha iyisi olamazdı derken bazen sen Winston'sın bu hataya nasıl düşebiliyorsun?! gibi cümleler kurmadan edemiyor insan. Kitap içinde alıntı yapılacak çok güzel cümleler var ama belki de en can alıcısı ve kitabın ana fikri hakkında güzel bir ipucu veren Winston ve komşusu arasında geçen şu diyalogtur.
"Neden alındın içeri?" diye sordu Winston.
Parsons, ağlamaklı bir sesle, Düşüncesuçu! dedi. Ne dersin,beni vurmazlar,değil mi dostum? İnsan elinde olmayan düşünceleri yüzünden vurulur mu?"
Evet fiileri, hisleri hatta düşüncelerini bile tele-ekran denilen (belki günümüzün teknoloji aletlerinin tümü) o hissiz cansız insan eliyle yapılma bir aletten saklayarak geçirmek zorunda kalınan bir hayat ve onun getirileri.. Winston tüm bunları başarıp tele-ekranı alt edebildi mi? Yoksa ona yenilip benliğinden vazgeçmek zorunda mı kaldı?
Üzerinde düşünülerek okunması gereken kitaplardan. Keyifli okumalar dilerim.