Ama düşünebiliyor musun; bırak mutluluğu, haysiyet ve şerefiyle varlığını hissettirmeyen bir milletin mensubuyuz. Tek tek küçük şeyler mutlu ediyor bizi fakat millet olarak yetmiyor bu bize. Kendimiz için istiyorum, kendimize göre istiyorum. Ve biliyorum ki bunlar, kendimiz tarafından gerçekleştirebilecek şeyler. İnanmanı isterim, benim kavgam bu. Kendim için değil, kendimiz için. Eğlenemiyorum Neslihan, gülemiyorum doyasıya. En neşeli olduğum anlarda bile beynimde bir demir parçası… Bazen kızgın, bazen soğuk. Sanki önümüzdeki şu dümdüz topraklar, öbek öbek kabaracak; bir Mustafa, bir Ruhi, bir Süleyman, bir Dursun kalkıp seslenecek, “Yazıklar olsun!” diye. Benim öğrencilerim, ümitlerini bana bağlamışlar sanki. Sınıfta ders verirken sıralarda oturan, isim isim, sülale sülale bildiğim, tanıdığım o yüzler kayboluyor; bir tek isim, bir tek yüz dikiliveriyor karşıma. On üçünde bir çocuk, “Ağabey.” diye haykırıyor sanki. “Süleyman ağabey, ben neden öldürüldüm?” Bazen korkuyorum. Düşünme diyeceksin bana. Veya başka şeyler düşün diyeceksin. Günlerdir ağzına bir damla su değmemiş insan, sudan başka bir şey düşünebilir mi? Vaha mı gördüklerim, yoksa serap mı? Bilmiyorum. Ben susamışım Neslihan. Öylesine susamışım hem de.
Demiri niye yarattı Tanrı? Ateşi niye yarattı? Demir, ateş ve atalarımız! Ateşte demir dövenlerimiz yani. Demir, yoklar demek olmaya sakın? Demir dağ, üstümüze kızıl bulut gibi abananlar olmaya? Ya ateş? Ülkü mü dersin Süleyman’ım? Bir düşün hele. Demiri hamur gibi yoğurup bezeyenlerimiz değil mi o on altı bayrağın yaratıcıları? Demiri bezemeyi bilmek mi gerek dersin? Bence öyle. Demire şekil vermek gerek.
Hah. Biline ki oğul, ülkücülerin yorulmaya hakkı yok. Anlayıver beni. Tamam mı Celal Bey oğlum? Bırak yorulmayı, hastalanmayı, ölmeye bile hakkınız yok.