Kendi ayakları üzerinde durmayı daha küçük yaşta öğrenen bir kadının hikayesini okudum. Bir “kız” demiyorum, çünkü Kya çok küçük yaşta kadın olmak zorunda kalmış biri. Sevdikleri tarafından bir bir terk edilen, yalnızlığı hayat arkadaşı edinmiş bir karakter… Ve tam da bu yüzden hikayesi etkileyici olduğu kadar hüzünlüydü.
Kitap oldukça akıcıydı. Çoğu zaman kendimi Kya’yla beraber sürüklenirken buldum. Onunla ağladım, onunla korktum, onunla doğayı dinledim. Ancak sonlara doğru mahkeme konuşmaları beni biraz sıktı. Temposu düşen bu kısım, genel akışa göre biraz uzun ve detaylıydı diyebilirim.
Bir diğer dikkatimi çeken nokta ise bazı sahnelerdeki taciz ve benzeri olayların oldukça ayrıntılı şekilde anlatılmasıydı. Şeffaflık açısından bu sahnelerin yer alması anlaşılır olsa da, her yaştan okuyucuya hitap eden bir kitapta bu kadar detay verilmesi bana çok doğru gelmedi.
Bunların dışında kitabı genel olarak sevdim. Hem macera, hem polisiye, hem de psikolojik öğeleri aynı anda içinde barındıran bir yapısı var. Bu çok katmanlı anlatım, kitabı tek bir türle sınırlandırmadan daha zengin kılıyor.
Ve sonu… Beklediğim gibi bitti. Belki de bu yüzden daha çok sevdim. Çünkü artık mutsuz sonlar okumak istemiyordum.