Yıldan yıla, hatta giderek günden güne, gizliden gizliye beklediğin tek bir şey var: Mutlu bir aşk. Bunu beklersin, bunun gerçekleşeceği umuduyla yaşarsın aslında ama her şey boşunadır.
Bir zamanlar Sonya'nın alaycı bir dille ima ettiği o "mezara kadar aşk" gerçekten var olan bir şeydi. Öyleydi elbette ama ben de bunu, tıpkı kolu ya da bacağı kesilen birinin buna alışması ve artık öyle yaşayıp gitmesi gibi kanıksamıştım.
Kız arkadaşlarından bazıları saçlarını o kadar titiz tarıyorlar, kendilerine o kadar dikkat ediyor ve o kadar ölçülü hareket ediyorlardı ki... Lakin boşunaydı. Onun hiçbir şeyden korktuğu, çekindiği yoktu. Ne parmaklarındaki mürekkep lekeleri, ne yüzüne bulaşan boyalar, ne saçının başının dağınıklığı, ne de koşarken düşüp kanattığı çıplak dizlerinin hali umurundaydı. Son iki yılda onu diğer kızlardan farklı kılan hal ve hareketlerindeki zarafet, çekicilik, beceriklilik, gözlerindeki ışıltı ve benzeri ne var ne yok her şey kendisinin herhangi bir çabası ve kaygısı olmaksızın, kendiliğinden ve fark edilmeden gelip yerleşmişti bedenine.