Geçmişe özlem duymak, asla dolmayacak boşlukların, kovuklarını belli etmek ister gibi zonklamasına neden olsa da, bir yanıyla bana hep iyi gelirdi. Vaktiyle var olmuş bir yokun nazikçe kendini anımsatmasıydı neticede bu sızı. Özlenmeye hak kazanacak denli mutlu etmiş bir lütuftan geriye kalana, sızı bile olsa, teselli diye bakardım. Bu avuntuyu Hülya öğretmişti bana. Yeri geldikçe sığınmaya çalışırdım.
Elimden geleni yaptım aslında. Hayatta kalmanın ötesinde, hakikaten yasamayı denedim. Ama gözleriniz ne kadar iri olursa olsun, yine de yolunuzu ararken kör gibisiniz hep hayatta. Ha bire sağa sola çarpıyor, bol bol sendeliyor, sık şık düşüyorsunuz. Sonra kalkmanız ve tekrar düşene kadar aynını tekrarlamanız gerekiyor. Bu döngü sonsuza, sizin sonunuza dek sürüyor. Yaşamak, düşmekle kalkmak arasında geçirdiğiniz korkulu, ümitli, telaşlı zamanın adı. Düşüp düşüp kalkma sanatı. Ben maalesef pek başarılı olamadım. Çünkü kalkabilmek için, düşerken aldığınız yaraları iyileştirmeyi bilmeniz gerekiyor. Oysa ben her gece ağrıyla uyudum, her sabah sancıyla uyandım.
Kadirbilmezlik insanın hamurunda var. Galiba sahiden de her şeyin çogu zarar. Günlerin bile. Daha az yaşasak ve bunu en başından bilsek, daha mutlu oluruz belki. Peki ama ideal ömür ne kadar? Yetmiş sene fazla mı mesela? On mu tercih ederdik tadını layıkıyla çıkarabilmek için? Ya da yüz bile yetmez mi? Bilemiyorum, belki de ömrün kiymetini bilme sanatında herkes benim kadar kaltaban değildir . Kimileri adını mutluluk, huzur filan koydukları bir şeye teşnedir mesela.
Kimileri de ben garip gibi adını dahi koyamadıkları musibet hisler batağına müptela. İnsan sadece sigara, tiner yahut hap tiryakisi olmuyor ki. Mutsuzluk da bir iptila, yalnızlıktan geberecek gibi hissetmek ya da suçluluk da. Hayat bu, insanın başına her şey gelebilir. Hangimizin ruhunun neye yapışıp çürüyeceğini kim bilebilir?
Hayatı, gideceğini başından beri bildiğim ama için için beni bırakmayacağını ummayı seçtiğim bir serserinin rüzgarına kapılır gibi yaşadığımı ancak o zaman kavrayabildim.