Bir kelime, doğduğu andan itibaren kendi gölgesini de beraberinde taşımaz mı? Bu yüzden her ifade, kendini oluştururken aynı anda kendini de siler; bir iz bırakır, ancak bu izin kime ait olduğunu belirsiz kılar. Düşünce ise bu belirsizlik içinde yol alır; ne tam olarak var olur, ne de tamamen yok olur.
Bir gece hayal ediyorum: sınırları olmayan, başlangıcı hatırlanamayan bir gece. O gecede sesler yukarıdan değil, içten gelir. Kuşlar uçmaz; sadece havada varlıklarının titreşimini bırakırlar. Duyulan bir ses değil, bir sesin olasılığıdır. Kelimeler bu şekilde çoğalır: söylenmemiş, ama yine de yankılanan.
Burada anlatı, doğrusallığını terk eder. Bir olay gerçekleşmez; bunun yerine, gerçekleşme olasılığı katman katman açığa çıkar. Her katman bir öncekini tamamlamaz onu askıya alır. Zaman ilerlemez; yoğunlaşır. Ve bu yoğunlukta, bilinç kendini bir merkez olarak değil, dağınık bir çokluk olarak hisseder.
Yokluk artık bir boşluk değil, bir çekim alanıdır. Anlam, bu alanın yörüngesinde dönerken, kendi biçimini sürekli erteler. Bu yüzden hiçbir cümle bir son değildir; her sonuç, başka bir başlangıcın ertelenmiş yankısıdır.
Belki de bu yüzden en derin anlatılar anlatılamaz; onlara sadece yaklaşılabilir. Ve biz yaklaşırken, kelimeler anlam taşımayı bırakır; etrafında dönen sessiz bir yörünge haline gelirler. 02/04/26 ( kendime notlar )