Tanrı'nın öfkesi herhalde daha geçmemiş olacaktı ki şimdi de yaz ortasında don oluyor, ay üçe bölünüyor, yerden kızıl dumanlar fışkırıyordu.
Tanrının öfkesi daha geçmemişti.
Üç elçi, birbirinden başka şeyler düşünüyorlardı. Üçünün de düşündüğü şeyler kötü şeylerdi. Ayn yollardan aynı sonuca varıyorlardı. Üçünün de bilmediği tek şey şuydu: Hepsi bu kara düşüncelerde kendisini yalnız sanıyor, arkadaşlarının da beyninden korkunç şeyler geçtiğini bilmiyordu. Susuyorlardı. Güzel aya, parlak yıldızlara hiç bakmıyorlardı. İleriye dalmış olan gözlerinin de bir şey gördüğü yoktu. Yalnız düşünüyorlardı.
Kağan öfkesini yenmeye uğraşarak Bögü Alp'a sordu:
- Batı Kağanı'nm katında ok atılsa kim atacak?
- Ben atacağım:
- Kılıç oyunu olsa?
- Ben oynayacağım.
- At yarıştırılsa?
- Ben yarışacağım.
- Güreş yapılsa?
- Ben güreşeceğim.
- Böyle yavuz bahadırsın da neden senin adını şimdiye
değin işitmedim?
- Taş yerinde ağırdır kağan!
Çin'e akın vardı. Yüz bin kişilik bir Türk ordusu hazırlanmış, Kara Kağan'ın buyruğunu bekliyordu.
(...)
622 yılının güzel bir gününde yürüyüş buyruğu verildi. Kür Şad'ın tümeni öncü idi. 100.000 atlı bir yol bile ardına bakmadan atlarını mahmuzladı. Akın oldu mu,savaş başladı mı, Türkler ata bindi mi artık onların gözleri yalnız ileriyi görür, geride bıraktıkları çocukları, evdeşleri, anaları akıllarına gelmezdi.