İnsanın en büyük düşmanı kendisidir zira düşmanı en iyi tanıyan, her zaman daha fazla zaiyata sebep olur, dolayısıyla bize en çok zarar veren yine kendi benliğimiz. Zihnin derinliklerine indikçe, hiç uğranmamış kıvrımlarda bulundukça, insanın varolan benliği ikiye bölünüyor veya uyumakta olan bir diğer benlik uyanıyor, bu da diğerini tetikliyor, ister istemez çoğu şey onunla ters düşüyor, ve kendini bir anda harap bir biçimde, adı olmayan bir savaşın içinde buluyorsun, bu savaşın hiçbir akıl alır yanı yok, hiçbir belirtisi, hiçbir yara izi yok lakin savaş meydanı çığlık çığlığa...Ne bir duyan ne bir gören var. Kimi zaman gâlip kimi zaman mağlup oluyorsun. Bir zaman geldiğinde artık savaşmaktan yoruluyorsun, pes ediyorsun ve ne kadar kan kaybedeceğini görmek istiyorsun. Ölümün kıyısına geldiğinde önünde belirsiz bir okyanus, arkanda ise mutlak bir yenilgi. Başka yolun yok sanırsın, kim olduğunu unutursun, o an bir karar vermen gerekir. Ya dalgaların seni diplere sürüklemesini seçersin ya da arkana dönüp bu beyhude galibiyet ve mağlubiyet döngüsüne devam edersin. İnsanlar hep iki seçeneği olduğunu düşünür değil mi? Zihnin hayal gücünün sınırı olmamasına rağmen böyle anlamsız bir savaşta gerçekçi sınırlar koyması kadar ironik bir durum yok. Anlamsız bir savaşa karşı anlamlı zırhlar kuşanmak ancak bizi yorar. Daha betimlenecek, tasvir edilecek o kadar çok şey var ki. Benim vardığım sonuç bu savaşın bir ilüzyon olduğudur, kazanmana ya da kaybetmene gerek yok, mutlu ya da üzgün olmana gerek yok, uyanmalısın, bunlar anlamsız muazzam bir varoluşa karşı, ilmeklerini kendi elimizle ördüğümüz anlamlı küçük kılıflar. Anlamsızlık yenilmesi gereken bir şey değil mensubu olunması gereken bir olgudur, işte o zaman varlığın anlam bulur ve içindeki savaş sona erer. Biz farkında olmadan