İstanbul çok güzel Nihal... Fakat içinde doğup büyüdüğümüz Diyarbakır daha güzeldir... Oranın topraklarında bize yakınlık var. Oranın taşları bize karşı hissiz değildir. Oranın havası ciğerlerimizi iftiharla şişirecek ne de olsa temiz, öz havamızdır. Oranın suları ancak bizim hararetimizi söndürebilir. O muhit içinde ancak biz varlığımızı gösterebiliriz. Ancak Diyarbakır denen yerde, yaşamanın ulviyetini kavrayabiliriz... Velhasıl şekerim, Diyarbakır'ı sevmek bir vazife ve hem de ihmal edilmeyecek mukaddes bir vazifedir.
Thales'ten şu sözler <bugüne> taşınır: "Var olanların en yaşlısı tanrıdır; zira doğmamıştır. En güzeli, düzendir; zira tanrının yaratıcılığının eseridir. En büyüğü yerdir; zira her şeyi kaplar. En hızlısı akıldır; zira her şeyin içinden geçer. En kuvvetlisi zorunluluktur; zira her şeye hükmeder. En bilgesi zamandır; zira her şeyi açıklığa kavuşturur. Ölümle yaşam arasında hiçbir fark olmadığını söyledi. 'öyleyse sen neden ölmüyorsun?' diye sorulduğunda "çünkü" dedi "hiçbir fark yok...!"
Arkadaşlığın özü Nietzsche'nin parlak sözlerinde bütün parıltı ve kırılganlığı ile ortaya çıkmaktadır. "Arkadaştık ve yabancıya döndük. Ama doğru olan da bu ve bunu, utanmamız gereken bir şeymişcesine, saklamak ya da gölgede bırakmak istemiyoruz. Biz iki gemiyiz, her birimizin kendine ait bir hedefi ve güzergahı var; yollarımız kesişebilir ve bunu, tıpkı yaptığımız üzere, bir şenlikle kutlayabiliriz: o zamanlar bizim akıllı uslu iki yelkenlimiz aynı limanda ve aynı güneşin altına demir atmış, sakin sakin duruyordu; her ikisi de aynı hedefe varmış edasındaydı. Ama tam da o an, görevimizin her şeye kadir şiddeti bizi gene birbirimizden uzaklaşmaya, farklı denizlere ve güneşlere yol almaya sevk etti; belki de bir daha hiç görüşmeyeceğiz- hatta belki de görüşecek ama birbirimizi tanımayacağız: farklı deniz ve güneşler bizi dönüştürmüş olacak! Birbirimizle yabancılaşmamız zaruri bir yasa adeta ama işte tam bu yüzden kendimize daha da layık olmalıyız! Ancak hayat çok kısa, asil bir olanak mahiyetinde arkadaş olabilmemiz için görüş alanımız çok kısıtlı. Böylelikle de, dünyada birbirimizin düşmanı bile olacak olsak, yıldızsı arkadaşlığımıza inanmak istiyoruz."
"Kalkütalı Teresa bir mektubunda ' yalnızım. Dipsiz bir karanlık var ve ben yalnızım, terkedilmiş haldeyim. Sevgi isteyen kalbimin yalnızlığı dayanılır gibi değil. inancım nerede kaldı? Derinlerimde, içimde bile, boşluk ve karanlıktan başka bir şey yok. Tanrım, bilmediğim bu acı ne kadar da sancılı. Bana dur durak bilmeyen bir acı çektiriyor. İnancım yok. Kalbime doluşan ve bana tarif edilmez bir kaygı veren söz ve düşünceleri dile getirmeye yeltenmiyorum bile.... Her zaman gülümsemek. Rahibeler ve diğer kişiler öyle şeyler söylüyor ki... Hayatımın bütünü ile iman, güven ve sevgi ile dolu olduğunu ve kalbimin, Tanrı'ya yakın, O'nun iradesi ile bir olduğunu düşünüyorlar. Bir bilseler.... Sevincim, içimdeki boşluğu ve sefaleti örten bir pelerin adeta. Gene de karanlık ve boşluk, bana içimde duyduğum Tanrı arzusu kadar acı vermiyor. Bu uyuşmazlığın dengemi bozabileceğinden korkuyorum. Tanrım! Böylesi küçük birisine, neler yapıyorsun? Çileni kalbime resmetmek istemenin cevabı bu mu? Artık dua etmiyorum, ruhum seninle bir bütün değil, buna rağmen yolda yalnızken seninle, sana duyduğum arzu üzerine saatlerce konuşuyorum. O sözler ne kadar da mahrem, ama ne kadar da boşlar çünkü beni senden ırak bırakıyorlar.' sözleriyle bizi acı ve yalnızlığın, özlemin ve Tanrı'ya yönelik sonu olmayan bir bekleyişin gizine götürmektedir."