Bildiğinimiz anlamda dert küpü bir kitap. Adam resmen içini dökmüş, ama öyle günlük havadan sudan değil ha… içindeki karanlıkları, kırgınlıkları, topluma olan öfkesini kusmuş. “Yeraltı” dediği aslında kendi kafasının içi. Dışarı çıkmak istemiyor, insanlarla muhatap olmak istemiyor ama bi yandan da sevilmek istiyor, anlaşılmak istiyor. Tam bir çelişki topu.
Okudukça diyorsun ki bu adam hasta mı, yoksa bu dünyada hasta olan biz miyiz? Çünkü düşündüğü şeyler o kadar dürüst, o kadar çıplak ki; bazen insanı rahatsız ediyor. Lafı eğip bükmüyor. “Ben kötüyüm ulan” diyor, “sizin gibi sahte sahte gülmüyorum.” Bu yönüyle biraz itici, ama bi o kadar da gerçek.
Duygular desen darmaduman. Bir yandan acayip yalnız, bir yandan da herkesten nefret ediyor. İnsanlardan kaçıyor ama içten içe de biri elini uzatsın istiyor. Tam bir kafa karışıklığı. Hani bazen olur ya, biri gelir seni anlar sanırsın ama iki cümle sonra yine yalnız kalırsın… işte o hissin kitabı bu.
Bence Dostoyevski burada resmen “bireyin iç sesi”ni kafamıza tokat gibi çakmış. Herkesin içinde az çok böyle bir yeraltı var, ama kimse konuşmaya cesaret edemiyor. Bu herif konuşmuş.
Yani özetle; bu kitap ruh halini ters köşe yapan, insanın içini kurcalayan bir şey. Klasik falan diyorlar ama aslında tam bizim dönemlik bir kriz kitabı. Dürüst, sert, yer yer sinir bozucu ama sonunda da “lan bu adam haklı olabilir mi acaba?” dedirtir.