Kitap seçiminde her zaman titiz davranırım; okuduğum bir kitabın beni gerçekten aydınlatmasını, içimde yeni keşiflere kapı açmasını isterim. Kitap, düşüncelerime rehberlik edebilir, ama bana ne düşüneceğimi değil, nasıl düşüneceğimi öğretmelidir.
Bir yazar, kendi doğrularını mutlak bir gerçek gibi dayattığında, o eser benim için değerini yitirir. Nobel almış ya da dünyaca tanınmış olması fark etmez; bu, zihinsel özgürlüğümü manipüle etmeye çalıştıkları gerçeğini değiştirmez.
Gerçek bir kitap, insanın içindeki ışığı yakmalı, onun ufkunu genişletmeli ve yeni sorular sordurmalıdır. Çünkü düşünce özgürlüğü, ancak bireyin kendi yanıtlarını bulmasına izin verildiğinde gerçek bir anlam taşır.
Bir ailede herkes dertli, herkes haklı olabilir mi?
Hikayeleri aile fertlerinin kendi ağızlarından dinliyoruz. Herkes kendi gerçekliğini en çıplak haliyle seriyor gözler önüne.
Belki de aile içinde edilen kavgalar , gürültüler, küslükler hepsi boşunaymış diyorsunuz. Herkes kendi çektiği acı, sıkıntı kadar haklı görüyor kendini. E o zaman herkes haklıysa neden ömürlük kırgınlıklar, küskünlükler oluyor? Herkes Ethem gibi çıkamazsa ya aydınlığa? Kalbimi bıraktım kitaba.
" Sessizlik gürültüden çok daha ağır bir şey."(171)
Sürdürülebilirlik... Aklıma ilk gelen şey: Her koşulda devam edebilmek. Hava yağmurluyken de, gözlerin nemliyken de. Uykusuzken veya çok mutluyken. Hiçbir şey yapasın yokken ya da dünyayı fethedecekmiş gibi hissederken o eylemi sürdürebilmek.
Hep şunu düşünürdüm: Bir şey bulacağım, bir hamle yapacağım ve hayatım tamamen değişecek. Bu tam bir illüzyon. Hayatta tek bir olayla her şeyin kalıcı olarak değiştiğini kaç kişide gördünüz? İhtimali imkânsıza yakın olan piyangoyu kazananların bile eski finansal durumlarına, hatta daha da dibe vurduklarını hepimiz duymuşuzdur. Çocukluğumda televizyonda veya gazetelerde hep böyle haberler çıkardı. Durumu asıl değiştirmeyen şey neydi? Sadece bir mucizeden medet ummak.
Nasıl ki tek bir olumlu hareket hayatımızı bir anda zirveye taşımıyorsa, tek bir olumsuz olay da hayatımızı tamamen mahvedemez. Önemli olan, seni hedefine götürecek o olumlu eylemlerin sürekliliği ve çokluğudur.
O yüzden bir şeyin gizli sırrını aramayı, o kusursuz formülü bulmayı ya da kimsenin göremediği şeyleri fark etmeye çalışmayı bırak. Sadece yapabildiğin ve sana uygun olan o adımları atmaya devam et. Gerisi kendiliğinden gelecektir. Başarı veya istediğin o şeye ulaşmak; aslında onlara nasıl baktığınla ve o yolu nasıl yürümeyi seçtiğinle alakalı.
Bu da kendime notum olsun.
Öncelikle çok haklısınız bazı açılardan, ama kendi perspektifimde birşeyler de katmak isterim. Mesela başarmak diyoruz, doktor olmak istiyoruz, istediğimiz bir araba var. Başardık ve istediğimizi elde ettik aşırı tatmin hissettik, ne olacak? Geçecek, mutluluğu geçecek, tatmin duygusu geçecek ve yeni menziller yaratacağız. Öz değişmedikten sonra biçim değişse ne olur ki hocam?
V. size katılıyorum. O halde sanırım manaya gayret lazım biraz da. Bir nevi sisifos olmak. Zirveye ulaşmak amaç olmamalı, yarınlarda tekrar zirveye ulaşacak olmanın, zirveye de pek de maddi misyon yüklememenin farkında olmalı sanırım.
Sürdürülebilirlik... Aklıma ilk gelen şey: Her koşulda devam edebilmek. Hava yağmurluyken de, gözlerin nemliyken de. Uykusuzken veya çok mutluyken. Hiçbir şey yapasın yokken ya da dünyayı fethedecekmiş gibi hissederken o eylemi sürdürebilmek.
Hep şunu düşünürdüm: Bir şey bulacağım, bir hamle yapacağım ve hayatım tamamen değişecek. Bu tam bir illüzyon. Hayatta tek bir olayla her şeyin kalıcı olarak değiştiğini kaç kişide gördünüz? İhtimali imkânsıza yakın olan piyangoyu kazananların bile eski finansal durumlarına, hatta daha da dibe vurduklarını hepimiz duymuşuzdur. Çocukluğumda televizyonda veya gazetelerde hep böyle haberler çıkardı. Durumu asıl değiştirmeyen şey neydi? Sadece bir mucizeden medet ummak.
Nasıl ki tek bir olumlu hareket hayatımızı bir anda zirveye taşımıyorsa, tek bir olumsuz olay da hayatımızı tamamen mahvedemez. Önemli olan, seni hedefine götürecek o olumlu eylemlerin sürekliliği ve çokluğudur.
O yüzden bir şeyin gizli sırrını aramayı, o kusursuz formülü bulmayı ya da kimsenin göremediği şeyleri fark etmeye çalışmayı bırak. Sadece yapabildiğin ve sana uygun olan o adımları atmaya devam et. Gerisi kendiliğinden gelecektir. Başarı veya istediğin o şeye ulaşmak; aslında onlara nasıl baktığınla ve o yolu nasıl yürümeyi seçtiğinle alakalı.
Bu da kendime notum olsun.
Öncelikle çok haklısınız bazı açılardan, ama kendi perspektifimde birşeyler de katmak isterim. Mesela başarmak diyoruz, doktor olmak istiyoruz, istediğimiz bir araba var. Başardık ve istediğimizi elde ettik aşırı tatmin hissettik, ne olacak? Geçecek, mutluluğu geçecek, tatmin duygusu geçecek ve yeni menziller yaratacağız. Öz değişmedikten sonra biçim değişse ne olur ki hocam?
Haklısın hocam, aslında tam olarak dediğin noktada kilitleniyoruz. Çoğu kişi başarıyı bir 'durak' sanıyor. Oraya varınca otobüsten inecek ve sonsuza kadar huzur içinde bankta oturacakmış gibi bir illüzyon bu.
Şöyle düşün:çok susadın ve hayalin o bir bardak buz gibi suya kavuşmak. Suyu içtiğin an o 'aşırı tatmin' dediğin şey en fazla 30saniye sürer.Sonra bardak boşalır, susuzluk gider ve sen yine sen olarak kalırsın. Eğer bütün motivasyonun sadece o son yudumsa, bardağa ulaşana kadar çektiğin yol sana zulüm gelir. Su bittiğinde ise kocaman bir boşlukkalır.
İşte 'sürdürülebilirlik' dediğim şey burada devreye giriyor. Eğer hedefi sadece bir nesneye, bir unvana veya bir rakama indirgersek, o hedefe ulaştığımız gün aslında 'ölürüz'. Çünkü bizi ileriye taşıyan yakıt biter.
Asıl mesele doktor olmak değil, 'şifa verme eyleminin' içinde kalabilmek. Asıl mesele o arabaya binmek değil, o yolu gitme becerisini sürdürmek. Eğer rotayı bir şeye sahip olmaya değil, bir şeyi yapmaya ve o eylemin kendisi olmaya kırarsak, o zaman uykusuzken de, mutsuzken de devam edebiliriz. Çünkü o zaman menzil, yolun sonu değil,yolun ta kendisi olur.
Öz değişmedikten sonra biçim değişse ne olur diyorsun ya: çok doğru. İşte o 'öz', hedefe varınca hissedeceğin anlık haz değil, o hedefe yürürken dönüştüğün insanın sürekliliğidir.