Sürekli koşturuyorlar, mutluluğun peşinden koşuyorlar. Mutluluk koşarak yakalanmaz halbuki, yürürken yakalanır.
Yavaş yavaş yürürken, kendinle iyi geçinerek, kendinle iyi anlaşarak.
Ben harekete inanıyorum. O gamsız balona, dünyaya inanıyorum. Gece yarısına ve öğle vaktine inanıyorum. Peki başka neye inanıyorum? Bazen her şeye. Bazen hiçbir şeye. Bir göletin üzerinde dalgalanan ışık gibi hızla değişiyor. Günün birinde hepimizin kaybedeceği hayata inanıyorum.
Ne yapacağımı gerçekten hiç bilmiyorum, diyor Connell. Kalmamı istediğini söyle, kalayım. Marianne yumuyor gözlerini. Dönmez herhalde, diye düşünüyor. Dönse bile aynı olmaz. Şu an yaşadıkları hayata bir daha asla dönemezler. Yine de Marianne için yalnızlığın acısı, eski acısına, hissettiği değersizliğe kıyasla hiçbir şey. Connell’ın bir armağan gibi hayatına getirdiği iyilik, şimdi kendisine ait. Connell’ın önünde hayat dört bir yöne birden açılıyor şimdi. Çok iyi geldiler birbirlerine. Gerçekten, diye düşünüyor Marianne, gerçekten. İnsanlar birbirlerini değiştirebiliyormuş gerçekten. Gitmelisin, diyor Marianne. Ben hep burada olacağım. Biliyorsun.
Bobbi’yle akşam şehirde buluştuk ve Monkstown’a giden bir otobüse bindik. Evin yolunu bulmaya çalışmak, defalarca sarılmış bir paketin elden ele dolaştırıldığı bir oyunda paketi açmaya çalışmak gibiydi. Yolda bunu Bobbi’ye söyledim, o da bana, paketin içindeki ödül mü yoksa sadece başka bir paket mi, diye sordu.