İnsan olmak sandığımız kadar “doğal” bir hâl değilmiş; bu kitap bana bunu düşündürdü. Anlatılan şeyler uzak bir teoriden ibaret değil, bizzat hayatın içinde geçen gerçeklerdi.
Bu kitapta en çok hoşuma gitmeyen şey, kendime söylediğim yalanları fark etmek oldu. Meğer ben de birçok insan gibi, toplumun bana biçtiği rolleri “kendim” sanarak yaşamışım. Sevilmek için, kabul görmek için, hatta bazen sadece yalnız kalmamak için kendimden ne kadar vazgeçtiğimi görmek can sıkıcı oldu.
Engin Geçtan’ın yaptığı şey bir yol göstermekten çok, insanı kendi içinin karanlığıyla baş başa bırakmak. Bu yüzden kitap rahatlatmıyor; aksine huzursuz ediyor. Ama belki de tam olarak bu yüzden değerli. Çünkü insanı değiştiren şey çoğu zaman huzur değil, o huzursuzlukla yüzleşebilme cesareti.
Kitap boyunca şunu fark ettim: Biz çoğu zaman hayatı yaşamıyoruz, sadece rol yapıyoruz. “İyi insan”, “güçlü insan”, “uyumlu insan” gibi etiketlerin arkasına saklanıp, kendi gerçeğimizden kaçıyoruz. Ve bu kaçış o kadar alışkanlık hâline geliyor ki, bir süre sonra kim olduğumuzu gerçekten bilmiyoruz.
En çarpıcı tarafı ise şu oldu: İnsan, en çok kendinden kaçıyor. Ve ne kadar kaçarsa kaçsın, bir gün mutlaka kendine yakalanıyor.
Bu kitap herkes için değil. Kendini sorgulamak istemeyen, konfor alanını korumak isteyen biri için fazla sert, fazla gerçek. Ama eğer insan gerçekten kendini anlamak istiyorsa, bu kitap kaçınılmaz bir yüzleşme.
Sanırım bazı kitaplar iyileştirmez… önce biraz kırar.
Keyifli okumalar..