1000Kitap Logosu
Resim
Kadir Tribbiani
TAKİP ET
Kadir Tribbiani
@Kafkaesque_
Terimizm
197 kütüphaneci puanı
3677 okur puanı
14 May 2019 tarihinde katıldı
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
170 syf.
·
4 günde
·
Puan vermedi
Bu tatsız günler içinde ben de 'yalnız seni arıyorum' Orhan Abi..
Şiirde ahenk unsurlarını barındırmayanların aleyhtarı olduğum anekdotu ile başlamak istiyorum. Bilhassa da ahenk unsurlarından uzaklaşan şiirlerin dejenere olduğu kanaatinde olurum çoğu zaman. Zirâ Yahya Kemal ile Orhan Veli'nin o meşhur hadiseyle konuya girmekte pek de sakınca olmadığı kanısındayım. Bir gün Boğaz Vapuru'nda karşılaşır şairler. Bu olayın Park Otel'in balkonunda geçtiği de söylenir. Lâkin biz okuyucular için bunun pek de bir önem arz etmediği kanısındayım. Ne de olsa bir denk gelmişlik var.. Birtakım stabil konular konuşulduktan sonra "Yeni şiirler var mı?" diye sorar Yahya Kemal. "Var!" diyen Orhan Veli, Efsane adlı şiirini okur: Bir zamanlardı bu gam hanede bir dem vardı Gece sahilde sular fecre kadar çağlardı O çağıltıyla beraber döğünürken def ü cenk Bir güneş dalgalar üstünde doğar rengarenk Mavi bir gökyüzü titrerdi güzel bir histe Rindler muğbeçeler mest bütün mecliste Ve o haletle bütün kahkahalar nağmeleşir Dilde Yahya Kemal'in şarkısı şehnameleşir O gürültüyle sular çalkalanır çağlardı Bir zamanlardı bu gamhanede bir dem vardı Lakin artık o hayal alemi bir efsane Ses sada yok bu değil sanki o devlethane Orhan Veli'nin bu şiiri Yahya Kemal'in övgüsünü kazanmıştır. Oysa O, bu şiiri edebiyat temelinin, şiir bilgisinin ne kadar güçlü olduğunu göstermek için yazmıştır. Okuması bitince "Siz biraz daha gayret etseniz bizi de geçeceksiniz" diyen Yahya Kemal'e "Aman efendim, biz bunu alay olsun diye yazıyoruz" yanıtını verir... Yanlış anlaşılmasın, istirham ediyorum; Orhan Veli, eski şiiri bilir ve önemserdi. Ki Yahya Kemal sıkı bir aruz ve ahenk şövalyesidir kuşkusuz. Bunun aksi dışında kaleme alınan şiirlere sert eleştirileri bulunur ve "cahil ve geri kimseler" olarak adlandırır. Bu vaziyetteki bir şâirden, şiirin öz kimyasına tepki olarak doğan ve şiire karşı harp başlatmış Orhan Veli'ye övgülerin çıkması, Orhan Veli'nin ne denli büyük bir şâir olduğunu biz okuyuculara kanıtlar niteliktedir. Peki şiirin özüne harp başlatmış bu şâirin gizli kalan, sakladığı yahut fark edilmeyen noktaları yok mudur.. Elbette vardır. 36 yıllık, kısa sayılabilecek bir ömre neler neler sığdırmıştır kim bilir, değil mi.. Orhan Veli, o kadar da muğlak bir şahsiyete sahip birisi değildir. Bir Edip Cansever kadar karanlık değildir. Ama harbe verdiği isim gibi 'garip'tir.. Her şâirin hikayesinde olduğu gibi yoksulluk en mühim lokomotifiydi onun yaşamının. Nitekim kitapta günler, haftalar önce yazdığı mektubu parasızlıktan geç gönderdiğini Nahit Hanım'a itiraf etmişti.. Ne zor şey olsa gerek, bir erkeğin maddiyatının zayıf olduğunu bir kadına, üstelik sevdiğine belirtmesi. Ah Orhan Veli.. Şâirler elbette duygusal insanlardır lakin Orhan Veli'deki duygusallık boyutunun çok başka bir seviyede olduğunu belirtmekte fayda var sanıyorum. Nitekim bir kısım var, onu okuduktan sonra bir sitem ne kadar sitemden bu kadar uzak ama aynı zamanda bir sitem olabilir diye düşündüm. Belki kalbim asgari ücretli bir çalışanın evinde meyveye ayırdığı kısım kadar boş olduğundan sitem oluşturamadım ama tesirini bayağı hissettim. "Nahit, Sana senden şikayet eden mektuplar yazıyorum. Senin beni ikna etmen icap ederken kabahatli mevkiine ben düşüyorum. En sonunda da benim özür dilemem lazım geliyor." Acaba Orhan Veli roman türü üzerinde gitseydi, geride arşa yükselen bir miras bırakabilir miydi? Bu soru çoğu zaman aklıma gelir. Lakin düzyazı minvalinde pek de okuyamadığım için kendisini, mülahazam bu kadar ağır gelmiyordu. Bu yöndeki mülahazam beynimin mühim bir kısmını işgal etti.. Bazı nüanslar beni her ne kadar cezbetse de, bazı mülahazalar zihnimi işgal etse de, onu bir şâir olarak hatırlamak en güzeli.. Esasen o kadar özgün ki şiir minvalinde, kendisi romanlar da yazsa şiirleriyle daha çok hatırlanırdı zannımca. Ama bir saniye, Orhan Veli orda da bir darbe yapar mıydı acaba.. Şiire yaptığı darbeyi roman türüne yaptığını bir düşündüm de, Orhan Abi, dirilmelisin. Görev seni bekliyor, ordunun sana ihtiyacı var.. Yazarken dâhi ne tür paradokslar oluştu. Aklıma takılan bir şey daha var. Bu aşkın vaziyeti. Ömrünün son 3 senesinde yazılan mektuplar şu an gün ışığında. Bir vaktitler şehir efsanesi olarak konuşulan bu mektuplar gizliydi çünkü daha sonra şair Arif Damar’la evlenen Nahit Hanım, o yıllarda Yahya Kemal’in öğrencisi olan Halil Veda Fıratlı ile evliydi. Yani gizli bir aşktı bu.. Mektupları okuduğumuzda görüyoruz ki, Orhan Veli Nahit Hanım’a sevdalıydı. Ama bu aşk bir türlü Nahit Hanım’a kafi değilmiş gibi. “Benim için her şey olduğunu mademki bugüne kadar anlatamadım, şimdiden sonra ne yapıp da anlatabilirim. Hoş, ne istersen yaparım, ayrı mesele. Canım Nahitçiğim, bu çocukça kaprislerden vazgeçsen, bana daha sitemsiz, daha tatlı mektuplar yazsan olmaz mı?” diyor misal. Bu kaprisler karşısında Orhan Veli’nin kanıtlama arzusu mektupların çoğunun satırlarına hükmetmiş. Oysa evli olan Nahit Hanım’dı, kıskanması gereken Orhan Veli değil miydi.. Yalnız bazı kıskançlık durumlarını da göz arda edemeyeceğim. Edebiyatçı kimseler tarafından oluşan kıskançlıklar da bir başka oluyor :D Nahit Hanım öyle alelade birisi de değildi. Cumhuriyet'in genç öğretmenlerindendi. Gazi Mustafa Kemal'le üç kez dans etme şansına erişmişti.. Edebiyat dünyasının mühim şahıslarıyla hep muhabbet içindeydi. Cahit Sıtkı, Orhan Veli, Sabahattin Ali, Edip Cansever, Ece Ayhan, Arif Damar, Cemal Süreya, Ahmet Muhip Dıranas, Turgut Uyar, Can Yücel gibi isimleri aynı cümlede toplayan şey, yaralarından akan edebiyattı. Ama onları bir araya getiren tek şey bu değil. Başka bir şey daha vardı, Nahit Hanım... Sabahattin Ali'nin dahi kendisine aşk mektubu yazdığı söylenir. Hatta Can Yücel'in bacağındaki benine dâhi şiir yazdığı.. Lakin onu en iyi elbette Orhan Veli anlatmıştı. Orhan Veli, düştüğü çukurda hayatını kaybettiği zaman, cebinde diş fırçasına sarılı kağıda yazdığı şu dizeler onu bize çok güzel anlatmıştı. “Hiçbirine bağlanmadım Ona bağlandığım kadar. Sade kadın değil, insan. Ne kibarlık budalası, Ne malda mülkte gözü var. Hür olsak der, Eşit olsak der. İnsanları sevmesini bilir Yaşamayı sevdiği kadar” Acaba Kanal D ve Show TV kötü mü olurdu diye sorgulamıyor değilim.. O zamanlar olsaydı, edebiyatçıları magazin haberlerinde görmek nasıl olurdu acaba.. Sanırım yaz mevsiminin boğukluğu beni birtakım saçmalıklara itmeye başladı. Kaçmamda fayda olacaktır sanıyorum. Esen kalın, kitaplarla kalın. Bu arada Orhan Abi, emin ol ben de şu an dünyada hiçbir şeyden zevk almıyorum. (Galatasaray, kebap ve Adele hariç) Bütün bu tatsız günler içinde ben de 'yalnız seni arıyorum...'
Okuyacaklarıma Ekle
520 syf.
·
8 günde
·
9/10 puan
Kadir'in edebiyat müzesi..
Korkarım, iflah olmaz bir realistim ve aynı zamanda iflah olmak istemeyen bir realist. Fakat elime geçen her şeyi okuyabilme özelliğine sahibim. Kimi zaman tebessüm ederek, kimi zaman gözlerim büyüyerek, kimi zaman dişlerimi sıkarak, kimi zaman da akşam yemekten sonra hangi tatlıyı yiyeceğimi düşünerek... Öyle ya da böyle bir şekilde okuyorum. Bazı yazılar var ki, okuduktan sonra aylar yıllar geçse ve önümde yüzlerce yazı olsa ve hepsini okusam, o yazının sahibini kolaylıkla seçebilirim. Tadı damağımda kaldı deyiminin farklı bir misali niteliğindeki bu duruma pek çok örnek verebilirim. Mesela Tanpınar'ın ruhu dinlendiren cümleleri, Yaşar Kemal'in buram buram Anadolu kokan betimlemeleri, Attila İlhan'ın şiirleri, biraz daha ülke dışına çıkacak olursak Sevgili Dostoyevski'nin girildiği vakit çıkılması güç yazıları, Shakespeare'in o şâirane üslûbu, hatta kıta dışına çıkacak olursak Steinbeck'in eşsiz tasvirleri.. Bunlar tamamen nerde görse tanıyacağımız betiklerdir. Asimile olması pek mümkün olmayan betiklerdir.. Peki Orhan Pamuk, şahsımca öyle midir, bu haseble şu an karalama yapıyorum. Afaki bir karalama olmayacağı konusunda eminim, çünkü Pamuk'un okuduğum 5. eseriydi Masumiyet Müzesi. Sanatı karşısında kesinlikle aleyhtar birisi değilim, öncelikle belirtmek isterim. Yazılarının amorf olduğunu da kesinlikle iddia edemem. Belirtmek istediğim şey, onun üslûbu konusunda arafta kalmış olmam.. Orhan Pamuk, edebiyatımızın en önde gelen romancılarındandır beynelmilel. Bilakis bu durumun aleyhtarı sayılacak bir o kadar da okur var. Fakat ben bunun, bu durumda olan okurların milliyetçilik damarlarının ağır gelmesi hasebiyle ortaya çıktığı kanaatindeyim. Hatta çoğunlukla bunun bir dezenformasyon olduğunu düşünüyorum. Hatta çoğu zaman, denk geldiğim müddetçe bu fütursuzca konuşmaları kınarım. Yani demem o ki benim benim bahsedeceğim durum, yani Pamuk'un üslûbunun ömrü, milliyetçilik olgusunun ağır basması hasebiyle değil, bilhassa edebiyat zevkim ve seçiciliğim içindir. O halde başlayalım, Pamuk'un üslûbunun ömrü, bi Tanpınar, bi Sabahattin Ali, bi Steinbeck gibi ölümsüz müdür sizce? Prosedür gereği kitaptan bahsettikten sonra bu konuyu masaya yatıralım. Masumiyet Müzesi, Pamuk'un önde gelen eserlerinden biridir. Arka kapakta yazan yazıda da belirtildiği gibi Pamuk bu kitapta aşkı, elle tutulur bir şeymiş gibi bizlere sunuyor. Duyguların kontrol edilip edilemeyeceği olayını biz okurlara dolaylı yollardan açıklıyor. Veba Geceleri romanında bir başlık yazıyordu; "O ne bir ideolog, ne de bir siyasetçi, ne de bir tarihçi." Evet, Orhan Pamuk bunlardan hiçbiri ama kendisinin çok önem taşıyan bir özelliği var. Romanlarındaki başarısının arkasındaki görünmez el diyebileceğimiz bir özellik.. Orhan Pamuk olağanüstü bir araştırmacı. Tüm romanlarında bunu bizlere net bir şekilde kanıtlıyor. En basit bir caddenin bile tarihi ile ilgili bilgiler sunuyor kitaplarında. Kitaplarını okurken bazen bir seyyahın, bazen bir tarihçinin, bazen de bir gazetecinin hatıra defterini okuyormuş hissine kapılabiliyoruz. Bu şekilde okurunu roman boyunca farkında olmadan doyuruyor. Hiç gitmediği bir yeri 40 senedir tanıyormuş gibi hissetmesini sağlıyor. Nitekim bu kitabında da öyle. Bu sefer bu özelliğini arşa çıkararak müze olayıyla sonlandırmış. Bu, ona karşı başta bahsettiğim realizm hususundaki bazı tabularımı yıkmasına sebep oldu. Çünkü Kırmızı Saçlı Kadın romanında örneğin, çok beğensem de fazla destansı hikayeciliğin arasında kaybolmuş gibiydim. Elbette gerçeküstü olaylar romanların olmazsa olmazı niteliğindedir ama bunu realizm sınırları içersinde yapmak, her babayiğidin harcı değildir. Orhan Pamuk'un da harcı değilmiş diyordum, Masumiyet Müzesi'ni okuyana kadar.. Kitapta Kemal'in kıvranışları, bazı durumlardaki egosunu ve arafta kalmalarını okurken Pamuk'un dilinin yenilgisine uğradım. Kara Kitap'ı kenarda tutuyorum, Orhan Pamuk'un kendisi bile o kitaptan daha iyi bir kitap yazacağını düşünmüyordur muhtemelen, diğer kitaplarını göz önünde bulundurduğumda Orhan Pamuk'un üslubunun ömrünü çok sorguluyordum çünkü. Çoğu zaman tam manasıyla ikna edememişti beni ölümsüzlüğüne. Neden, inanın bilmiyorum ama bi Sabahattin Ali, bi Oğuz Atay, bi Yaşar Kemal romancılığı segmentine koyamıyordum onun romancılığını. Aslında koyuyorum ama yerini tam belirleyemiyordum. Bu durumu alabileceğim pek insan da yok açıkçası, coğrafyanın kader olması durumunun güçlüğüne katlanmam hasebiyle. Bir edebiyat gurmesi miyim bilmiyorum, o kadar büyütmek istemiyorum kendimi ama çok çok büyük yazarları derinlemesine okumak ister istemez bu durumu oluşturuyor, seçicilik oluşturuyor. Fakat artık Pamuk da müzemdeki Türk edebiyatının roman türünde saydığım üst segment yazarların arasında, bu sefer sözleşmeli olarak değil, bizzat kadrolu olarak. Kadir'in edebiyat müzesine tekrardan hoş geldin Pamuk, bundan böyle beraberiz. Ölene kadar Kara Kitap'a yaklaşacak türden romanlar, hatta hayatını derinlemesine işlediğin ve düşüncelerini tamamen barındırdığın kitap ve kitaplar yazman dileğiyle.. Hatta Sevgili Pamuk, Fatih Terim'den de bahsetsene romanlarında yahu, bi şaşırt beni.. Güzel bir Fransızca şarkıyla ayrılıyorum aranızdan, Orhan Pamuk ile ilgili düşüncelerinizi belirtmek isterseniz mesaj kutum bu konuda sizleri ağırlamaktan onur duyar. Kitaplarla ve esenlikle kalın.. youtu.be/LYAvhujK4nA
Masumiyet Müzesi
8.2/10 · 27,6bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
240 syf.
·
2 günde
·
8/10 puan
Doğu'nun Kafka'sı: Hasan Ali Toptaş
Böylesine güzel bir kitabın yazarının; ismine, kalemine, edebiyata yakışık kalmayan birtakım hadiselerle anılmasının müteessiriyetinin doruklarını yaşadığımı belirterek incelemeye başlamak istiyorum. Pek tabii bir yazarın, sanat adamının sadece sanatıyla ilgilenilmesi taraftarıyım ama şu durumda göğe çıkarmamızın pek de egajere sayılmayacağı, hâlâ yaşıyor olan bir yazarı dilden dile dolaştıramamak da epey üzücü.. Neden bunu yaptın Hasan Ali.. Oysa yazmakla ilgili en güzel itiraflardan birisini bizzat kendisinden okumuştum. Yazmayı nefes almak olarak gören birisi, belki kendisi kör kuyulara düştü ama eserleri hâlâ apaydınlık.. “Ben her şeyden önce yazmanın dışında kendimi var edemediğim, dengemi kuramadığım, kendimi en iyi bu yolla hissedebildiğim, bu yolla keşfedebildiğim ve (varsa) hayatın anlamına ancak bu yolla erişebildiğim için yazıyorum. Yazmadığım ya da yazamadığım zaman ben olamıyorum.” (Hasan Ali Toptaş-Cumhuriyet 5.9.1996) Hasan Ali Toptaş da tıpkı benim gibi sıkı bir Kafkasever. Kafka'nın demirden leblebilerinin tadını beğenen, daha komple bir tabirle tadı damağında kalan kişiler hep Kafka'ya öykünür. Hayatının çoğu noktasında benzer şeylere denk gelmek ister, gelmese de öyle algılar. Bu kitabın başında da net bir şekilde Kafka'dan izler görüyoruz. Kafka'nın Dava romanını misâl veriyorum, Joseph K. nedenini ve ne yaptığını bilmediği bir davada yargılanacaktı. Joseph K.'nın olanları anlama çabaları beyhude kalmıştı. Hepimizin daha da iyi bildiği Kafka'nın unutulması pek mümkün gözükmeyen bir kahramanı daha var böyle, Gregor Samsa. Bir gün uyandığında böceğe dönüşen ve bunun nasıl olduğuna dâir tek bir fikriminizin olmadığı Dönüşüm romanı da bizlere ikinci bir misâl. Bu kadarı kâfi sanıyorum çünkü Kafka'nın labirentlerine girecek olursak çıkışımız öyle kolay olmuyor.. Peki bu misâlleri niye verdim, niçin verdim. Nasıl verdim? Bunu izaha gerek yok, gördünüz verdim. Vermemiş de olabilirim, vermişsem vermişimdir, vermemişsem vermemişimdir. Bu misâlleri verdim de vermedim mi dedim? Sâhi ya, ben bu misâlleri neden verdim? Kim verdirdi yahu bunu bana... Cevabı gecikmeden vereyim, Hasan Ali Toptaş. Bu romanının başında hep öykündüğü Kafka gibi bilinmezlik dolu, fantastik bir olayla baş başa bırakır bizi. Bir gün sefer tasını evde unuttuğu için kızı Güldiyar babasına yemeği götürür. Eve dönerken yolda ne ile karşılaştı ise kızcağız eve perişan ve morali bozuk bir şekilde eve döner. Annesi Bahriye Hanım kızının bu haline anlam veremez ve sorar kızı ise ısrarla cevap vermemektedir. Bir gün yine sorduğunda kızı ağlamaya başlar ağladığı zaman gözlerinden yaş yerine taş yağmaktadır. Böyle bir durumla ilk kez karşılaşır. Doktora götürmeye karar verirler. Mahalleden dışlanmamak için kimseye bir şey söylemezler.. Şimdi verdiğim misâllerden sonra, bu başlangıç size de tanıdık geldi mi.. Kitabın ismi, gönlümüzün ücra köşelerinin birisinde yaşamını sürdüren Ümit Yaşar Oğuzcan'ın genç yaşta intihar eden oğlu için ağıt niteliğinde kaleme aldığı "Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın." şiirinden esinlenmiştir. Kitabın kapağında ise Nuri Bilge Ceylan’ın benzer hikâyesi olan "Ahlat Ağacı " isimli filmdeki bir sahnesi seçilmiştir. O filmi de beğenmiştim genel itibariyle ama çok ağır ilerlediği için biraz irrite olmuştum. Bunu da araya sıkıştırayım dedim.. Kitaba dönecek olursak, kitabımız bir çok duyguyu, travmayı, kırılmayı içinde barındıran bir kitap. Büyü ile gerçekliğin harmanlandığı bir kitaptır aynı zamanda. Büyülü gerçekleri kaleme almayı pek sever Hasan Ali Toptaş, daha önce okuduysanız buna aşinalığınız mevcuttur esasen. Onun cümleleri basit kağıtların üzerine yazılmış, bir daha silinmeyecek ve değişmeyecek türden cümleler değil, kalkıp bizlerin kafasına yolculuk eden, adeta kağıt üzerinde dans eden, ben buradayım, edebiyatın farklı bir dalıyım diye adeta çığlık atan türden cümlelerdir. Toplumsal tahlillere de pek sık denk geldiğimiz bir romandır Beni Kör Kuyularda. Misâl veriyorum, olayın üzerine gelen polisin kötülüğü engelleyecek güçte olmasına rağmen engellememesi, bu mesleği sadece ekmek parası için yapması, toplumun olaylar karşısında pek umursamaz kalması, kötü olayları fırsat bilip şahsi çıkarları adına birtakım şeyler yapan fırsatçı insanların olması ve bunların türevlerine denk geldiğimiz, aslında sadece kötüyü değil, iyiyi dahi sorguladığımız bir romandır bu roman. Güncel durumlara da sıkça değinilmiştir kitabımızda, paylaştığım alıntıda televizyonların insanları nasıl uyuşturduğunu ve bunu Hasan Ali Toptaş'ın nasıl güzel ifade ettiğini kimileriniz okumuştur sanıyorum. Tüm bunlara rağmen hâlâ içimizde birtakım umutların varolması gerektiğine de bu kitapta rastlamak mümkün. İçimizdeki umudun tam tükendiği raddede tekrardan umutlarımızı diri tutacak, hatta tekrardan filizlendirecektir bu kitap. Aslında umut daima olmalı, orası muhakkak ama benim asıl merak ettiğim neden böyle bir toplum olduk? Mesela kitapta bir kısım var, şöyle alıntılayayım: "Biliyorsun, insanların gözleri önünde her Allah’ın günü kadınlar öldürülüyor. Bu yüzden diyorum dikkatli ol." En basit şekilde markete bile gönül rahatlığıyla sevdiklerimizi gönderemeyecek kadar kötü bir topluma nasıl dönüştük? Neden elzem olan durumlara bu kadar duyarsısız? Bugün Güldiyar'ın başına gelenin, yarın bizim başımıza gelmeyeceğinin bir garantisi var mı, elbette yok. İnsanların tüm bu koşullarda hâlâ bu kadar kötü ve duyarsız olmaları oldukça can sıkıcı olsa da, bir kişi bile olsa iyi birisine denk gelince insan dünya varmış diyebiliyor. O zaman iyiliğin hâlâ olduğunu görüyoruz, daha da yaygınlaşmasını ümit edebiliyoruz. İyilik hâlâ var ama kör kuyularda.. İyi insanlara denk geldiğiniz, kitapların büyüsünden çıkamadığınız, kör kuyulara düşmediğiniz bir yarın diliyorum herkese. Sağlıcakla kalın ve kitaplarla kalın..
Beni Kör Kuyularda
7.6/10 · 8,8bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
430 syf.
·
7 günde
·
9/10 puan
Sırılsıklam Proust'landım..
Son zamanlarda havaların soğukluğu yapılacak bazı aktivitelerin ertelenmesine, insanların kendi kabuklarına çekilmesine ve kendisiyle daha çok baş başa kalmasına sebep oldu. Bu sırada okuyucularından bir hayli ilgi isteyen, dikkatlerinin tamamının kendisinde olmasını şart koşan bir yazar (pardon sanatçı) olan Marcel Proust'u okumaya başlamak, sanırım evrenin bana eşine ender rastlanan kıyaklarından birisi oldu. Diğer türlü Proust'un labirentlerinden sıyrılmak oldukça zor olurdu.. Öncelikle belirtmek isterim ki Sevgili Proust, Türk dizilerindeki o meşhur define haritasının adresinin yazılı olduğu kısmı yiyen fare gibi beynimin en ücra köşeleri de dahil olmak üzere resmen bir ihtilal yaptı. Evet, 2. Fransız İhtilali'ni Marcel Proust 2022 yılında Kadir'in beyninde yaptı. Her okuduğum paragrafın mükemmelliğine hayran kalırken bir anda burda başka bir şey mi demek istedi düşüncesi beynimde at koşturdu kitap boyunca. Hâlâ da anlayabilmiş değilim.. Marcel Proust'un bu seriyi kaleme almasının özü nedir? Geçmişi arayış mı? Gerçeği arayış mı? Yoksa bu ikisinin eşiğinde bulunan annesini arayış mı? Hatırlamayı mı arzu etti, yoksa unutmayı mı? İlk kitaptan bu sorulara cevap bulmayı elbette beklemiyordum ama kafamda belirli bir cevap oluştururum diye düşünüyordum ama öyle olmadı. Sahaftaki hesap, eve uymadı.. Dışavurumcu Fransız edebiyatının en güçlü kalemlerinden birisi olan Marcel Proust 1905 yılında annesinin ölümüyle beraber bu seriyi yazmaya başlar. Serinin ilk cildi olan Swann'ların Tarafı 1913 yılında yayınlanmıştır. Marcel Proust ilk cildi yayınladıktan sonra eserin ikinci cildi olan Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde adlı bölümü yazmaya başlamış ancak I. Dünya Savaşının çıkması yüzünden bu cildini bitirmesi oldukça uzun sürmüş bu eserini 1919 yılında bitirmeyi başarmıştı. Diğer beş cilt ilklerine nazaran 1919 ve 1922 yılları arasında bitmiş ama eserin yayınlanmasına yazarın ömrü yetmemişti. Hayatı boyunca astım krizleri ile boğuşan Proust zatüre ’ye yakalanmış ve bu ciltleri de belki de istediği gibi düzenleyemeden 1922 yılında vefat etmiştir. Bu nedenle ciltlerin basımı da onun ölümünden sonra gerçekleşmiştir. Bu yapıtta romanın teması ve odak noktası olan Swann ile tanışma söz konusudur. Swann, sosyetede yaşamını geçiren, aşk hususunda mağlubiyetler almış bir yaşam gazisidir. Ve bir bakıma kendimle özdeşleşmeye çalıştığım ama biraz da korktuğum bir gazidir Swann. Yanı sıra o dönemin durumunu da bizlere sunan Proust, insanlar hakkında çok güzel analizlerde de bulunmuştur. Proust çocukluğunun geçtiği Combray'a da geniş bir yer verir. Paris, Combray, Fransa'ya dair her şeye dair öylesine güzel analizlerd var ki kitapta, uyuduktan sonra hemen oraları rüyanızda görmek istersiniz. Sadece hoş betimlemeler değil, aynı zamanda etkileyici eleştirilerde de bulunmuştur. Kendisini toplumsal yaşantıdan uzak bir kişilik olarak görse de toplumsal yaşantıya gayet hakim birisidir Proust. Çocukluk yıllarındeki düşünceleri ve yazma isteğine de değindiği kısımlar, Freud’un, her şeyin çocukluk yıllarında oluştuğu teoremini kanıtlar niteliktedir. Proust, bu kitabı annesinin ölümüyle yazmaya başladı demiştik. Bir bakıma otobiyografik bir eserdir. Proust kendisini, ailesini, çevresindeki insanların yaşadıkları olayları çok ince bir çizgiyle ele alır ve bizlere resmeder. Küçüklüğünden itibaren yakasını bırakmayan astım hastalığıyla ve cinsel tercihi hasebiyle kendisini toplumun dışında görür, öyle hisseder. Annesi ise onun eşcinselliğini dışlar. Annesinin varlığı bir bakıma yazarlığının karşısında bir Berlin duvarıdır. Sanırım bu sebeple Proust annesinin ölümünden sonra yazmaya başlar. Her şey onun yokluğunda belirir. Kitabın başlarında anlatıcının annesi ile ilgili betimlemelerinden de bu durumu anlayabiliriz aslında. Çünkü çoğu yazar aslında yaşadığı yaşamı değil, yaşamak istediği yaşamı kaleme alır. Olanları değil, olmasını istedikleri anlatır. Kahramanları da öyle inşa eder. Belki de Proust bu haseble annesini unutmak için farklı isimlerle, farklı kahramanlarla yaşadıklarının üzerini örtmeye çalışmıştır. İlk başta dikkat ve ilgi bekleyen bir yazar (pardon sanatçı) demiştik Proust için. Beş farklı zaman düzeyi ve yedi farklı başlangıcın bulunduğu bu ilk cilt okunurken, romanı daha iyi anlamak için çok dikkatimizi tamamıyla kitaba vermemiz gerekmektedir. Kitap okurken telefonu sessize almakta ve mümkün olduğu sürece sessiz bir alanda okumakta fayda var kanımca. Swann'ın kainatın en güzel varlığı olarak gördüğü Odette ile aşkından ve Vinteuil'ün sonatından bahsedelim biraz da. Sonda link bırakacağım, izlemenizi şiddetle öneririm.. Sonat ile ilgili kitapta şu ifadeler yer alır. Bu betimlemeleri Andımız gibi ezberlesem abartmış sayılmam.. "Önce piyano tek başına, eşi tarafından terk edilmiş bir kuş gibi sızlandı; keman onu işitip, adeta yandaki bir ağaçtan cevap verdi. Sanki dünyanın başlangıcıydı, sanki henüz yeryüzünde, daha doğrusu, diğer her şeye kapalı, bir yaratıcının mantığı tarafından kurulmuş ve ikisinin ebediyen yalnız kalacakları bu dünyada, yani bu sonatta, ikisinden başka hiçbir varlık yoktu." Swann'ın Odette'ye olan duygusunu her insan anlayamaz diye düşünüyorum. Büyük dedem Shakespeare bu konuyla ilgili olarak “Hissetmediğin bir şeyi anlayamazsın .” der hep. Bir erkeğin hayatta en çaresiz olduğu anlardan birisi de mağlup olduğu aşk mücadelesinden sonra birisine bir şeyler hissetmeye başladığını anladığını o andır. Bu hususta Swann'ı çok iyi anlıyorum. Beraber bi kahve içme şansımız olsaydı; Swann derdim, yürrüü be aslanım, boş ver onları; doğru yoldasın, der ve sırtına iki kez vururdum. Son olarak en kilit noktaya da değinerek müsaade istiyorum: Zaman. Bergson'un zaman kavramı. Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar... Bir de Proust'ı ekleyeyim belleğe. Her şey unutmamak için mi yaşanır ya da unutmak için. Unutmak insanın doğasındaki en kilit nokta mıdır sizce de? İnsan unutabildiği için mi yaşar ya da insan unutabildiği için mi yaşıyordur? Biz insanlar geçmişin ağlarına takılı kalmayı pek severiz, pek tercih ederiz. O ağlardan kurtulmak istedikçe daha da çok bağlanırız. Sebebini bilmiyorum. Neden böyleyiz, bilmiyorum. Proust da bilmiyor sanırım. Bilseydi şayet, Kayıp Zamanın İzinde olur muydu? Aslında kayıp olan zaman mı yoksa yaşanmışlar mı? Proust unutmak istiyordu şüphesiz. Unutmak isteyen birisi neden zamanın izinde olsun ki? Aramak, anımsamak, hatırlamak bir unutma çeşidi midir? Bence hayır, ama bunları yazarak üstünü kapatmak bir unutma çeşididir. Nitekim Proust böyle yapmıştır. Tam da bitirdiği vakit ölmüştür.. Bulduğu Kayıp Zamanı da bizlere bırakmıştır.. Geç tanıştığım için pişman değilim, hatta çok da mutluyum. Önceden tanışsak belki bu kadar iyi anlayamazdım. Proust dalgasına artık ben de katıldım... Kitaplı akşamlar, geceler, gündüzler hatta ömürler dilerim. Esen kalın.. Sonat: youtu.be/u-F98knpuRQ
Swann'ların Tarafı
8.8/10 · 2.816 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
302 syf.
·
5 günde
·
10/10 puan
"Dünyanın bütün yükünü kitaplarına sığdıran adam.. Oğuz Atay!"
Oğuz Atay ağrı kesicilerin artık fayda etmeye başlamaması, çift görme gibi sorunların artmasıyla birlikte artık doktora gitme zamanının geldiğini anlar. Doktora gidince büyüyen tek şeyin onun yalnızlığı ve anlaşılmıyor oluşunun olmadığı ortaya çıkar. Beynindeki virüs de tıpkı onlar gibi büyümüştür. Tedavi için Londra'ya gidecektir. Kendine bir defter satın alır ve ilk satırları şöyle olur: "Selim gibi, günlük tutmaya başlayalım. Sonumuz hayırlı değil herhalde onun gibi. Bu defteri bugün satın aldım. Artık Sevin olmadığına göre ve başka kimseyle konuşmak istemediğime göre, bu defter kaydetsin beni; dert ortağım olsun. “Kimseye söyleyemeden, içimde kaldı, kayboldu,” dediğim düşüncelerin, duyguların aynası olsun. Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız." Benim ve onun en sevdiği yazarlardan birisi olan Kafka'nın tabiriyle "Yalnızlığı insanlarla dolu olan." Oğuz Atay.. Oğuz Atay denince nedense yutkunmak zor oluyor. İster istemez insan bi irkiliyor. İnsanın ömrü boyunca anlaşılmamış olması kadar yıkıcı bir durum var mıdır? Konuyu biraz daha açıyorum, Oğuz Atay'sınız. Tutunamayanlar gibi bir eser yazıyorsunuz; gittiğiniz yayınevleri kitabı basmayı reddetmeyi de geçtim, sizin ruh sağlığınızı bile sorguluyor.. Yakın ilişkiniz olan önde gelen Edebiyatçılardan Cevat Çapan'ın ricasıyla dönemin önde gelen yayınevlerinden Remzi Kitabevi'ne gidiyorsunuz ve derginin danışmanlığı yapan Fakir Baykurt gibi bir isim baskıyı reddediyor.. Ardından Bilgi Yayınevi'ne gidiyorsunuz, orda da reddediliyorsunuz. Üstelik bu kararı veren de Attila İlhan gibi bir isim.. Ardından İnkılap Yayınevi tarafından da yazdığınız kitap yayınlamaya değer görülmüyor.. Yineliyorum, Oğuz Atay'sınız ve yaşadığınız dönemde yazdığınız fevkalade kitaplarınızdan hiçbirinin ikinci baskısını bile göremiyorsunuz.. Ardından iki dudağınızın arasından şu cümleler dökülüyor: "Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum, ben Van Gogh’un resmi değilim, öldükten sonra beni müzeye koyamazsınız." Diğer yazarların aksine çocukluk döneminde maddi açıdan sıkıntılar yaşamamıştı Oğuz Atay. Babası Cemil Bey 11 yıl CHP’de milletvekilliği yapmış bir hukukçuydu. Annesi Muazzez Hanım ise öğretmendi. Hâl böyleyken çocukluğu kitaplarla geçti. Kitapları elde etmek için zorlanmadı. Fakat içine kapanık birisiydi. Aktif değildi demiyorum, içine kapanık birisiydi. Yaşıyordu, arkadaşları da vardı fakat çoğu şeyi öyle alelade anlatamıyordu. Bir şeyleri yazarak ve çizerek anlamayı severdi. Çizdiği çok güzel karikatürler de vardır. Onun edebiyata giriş askerden sonra olmuştu. Askerde tanıştığı Cevat Çapan ve Vusat O. Bener gibi edebiyatın büyük isimleri, onu yazma hususunda tetikleyici olmuştur. Hatta Oğuz Atay'ın bu durumla ilgili çok hoş bir itirafı vardı. "Edebiyatın mutfağına girmeden, direkt salonuna dalan adamım ben." Çünkü kendisi İTÜ İnşaat Mühendisliği bölümü mezunuydu. Aslında Tiyatro oyunlarına olan merakı hasebiyle bu bölümü istemediği fakat babasının zorlamasıyla okuduğunu iddia edenler de vardır. Oğuz Atay yaşamı boyunca her kadında biraz annesini aramıştı. Bu sebeple ilk Fikriye Hanım'ı sevdi. Tehlikeli Oyunlar 'ın Sevgi'si, bazen oyunlarla Yaşayanlar'ın Cemile'si her ne kadar okumamış olsam da dergide okuduğum kadarıyla da bazen Tutunamayanlar'ın Nermin'iydi Fikriye Hanım. Lakin Fikriye Hanım ile Oğuz Atay bazı hususlarda ayrışıyorlardı. Oğuz Atay okuduğu kitapları tartışmak isterdi, oysa Fikriye Hanım kitap okuyacak vakti yoktu. (Yok-muş) Oğuz Atay bu evlilikte eşyanın ve düzenin içine sıkışmış gibi hissetmeye başlamıştı kendini. Vicdanı ve sevgisizliği arasında sıkışıp kalmıştı. Aynı zaman da kitaplar ve gerçek hayat arasında sıkışıp kaldı ve "Ben başkalaştım." diyerek ayrılmak istedi Fikriye Hanım 'dan. Fikriye Hanım sorgulamış ve fazla da isyan etmemişti. Oysa karşısında içten içe isyan etmesini bekleyen bir Oğuz Atay vardı. Hatta Oyunlarla Yaşayanlar'da bir alıntı var, bu durumla eşdeğerdir. "Aman ya Rabbim! Hiç olmazsa "Bunu bana yapamazsın, Coşkun" diye bağır, 'Beni bırakıp nasıl gidersin?' filan diye ağla. Nasıl, bir gardiyan gibi soğukkanlı olabiliyorsun." Biraz da Sevin Hanım'dan bahsedelim. Bahsetmezsek olmaz.. Sevin, Oğuz Atay'ı Tutunamayanlar için daktilo başına oturtan kadın.. Yazmaktan çekinen Oğuz Atay Sevin ile yaşadığı bir yıl içinde bitirdi Tutunamayanlar'ı. Oğuz Atay masada Tutunamayanlar'ı yazarken, Sevin de diğer masada ingilizce'ye çeviriyordu. Dünyanın önüne çekilmiş bir set gibiydi bu aşk. Oğuz Atay'a ilham veren kadındı o. Yine her zamanki gibi kitap hakkında bilgi vermeyi unuttum... Kitap bildiğiniz üzere Oğuz Atay'ın günlüklerinden oluşmaktadır. Yazdığı kitapların hikayesine, hatta TRT de vereceği röportajın provasına kadar okuyabileceğimiz, Oğuz Atay'ı perdesiz şekilde izleyemeyeceğimiz bir kitaptır. Kitap Oğuz Atay öldükten 10 sene sonra, 1987'de yayınlanmıştır. Benim merak ettiğim bir konu var. Oğuz Atay'ın öldüğü gün günlüğü kim aldı? Neden 7 yıl sonra ortaya çıktı ve 10 yıl sonra basıldı? Günlük çalındı mı? Oğuz Atay sizce ilgi mi bekliyordu okuyuculardan? Keşfedilmek mi istiyordu? Tanınmak, büyük bir edebiyatçı mı olmak istiyordu? Bence hayır. Bence o sadece anlaşılmak istiyordu. Şu iç yakıcı cümlesi bunu özetler niteliktedir bence. "Beni anlamıyorlardı, zararı yok. Zaten beni daha kimler anlamadı." Peki sizce neden anlaşılmıyordu Oğuz Atay? Niçin böyle derin bir yalnızlığa mahkum kalmıştı? Çok duygusal olduğu için mi? Ya da diğer insanlardan farklı olduğu için mi? Bu dünyada insanın uğrayacağı en büyük kötülüklerden biri, kayıtsız kalınmaktır. Görünmez ve duyulmaz olmak. Biri varlığımıza bir yankı, acımıza bir cevap versin isteriz. Bazı yaralar iyileşmez, sadece anlaşılmak ister. Nitekim Oğuz Atay da böyleydi. Oğuz Atay'ın ölümü de kendisi gibi nasıl olduğu anlaşılmadan, bir anda olmuştu. 13 aralık 1977 gecesi, arkadaşlarının evinde toplanmışlardır. Bir ara banyoya girer ve uzun süre çıkmaz. Banyoya yönelen arkadaşlarına içeriden seslenir: "Daha ölmedim." Fakat banyodan uzun süre yine ses gelmez. Arkadaşları endişelenip seslenirler. Cevap alamayınca kapıyı açarlar. Bu kez ölmüştür. Ve dünyanın bütün yükünü kitaplarına sığdıran adam; kitaplarını bize bıraktı, yalnızlığını aldı ve gitti buralardan.. Esen kalın..
Günlük
8.9/10 · 4.045 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
2
3
4
...
7
64 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.