Jack London’ın yarı otobiyografik romanı Martin Eden, sadece bir aşk romanı değil, 20.yy'da sınıflar arasındaki düşünce ve değer farklarına, statü ve servetin Amerikan toplumundaki önemine yer vermekte. İşte romanda ki ana karakter olan Martin bu sınıf ayrımlarının oluşturduğu keşmekeler içerisinde başarı ve refah yolunda ilerlemeye çalışır. London bu romanında eğitimsiz bir proleteryanın aşkı uğruna, kendi çabaları ile başarılı bir yazara dönüşümünü anlatıyor. Bu hüzünlü bir çıraklıktan ustalığa geçiş öyküsü... Fakat Martin başarıya ulaştığı sırada bir şeyin ayırdına varıyor, insanların sadece paraya ve üne sahip çıktığı. Bu farkındalıktan sonra ise karşımıza çok daha farklı bir Martin Eden çıkıyor. Hayatı boyunca sevgiye aç olan Martin, Aşk söz konusu olduğunda mantığını dahi yok sayarken, sevdiği kadının, onu hayattan korkutmaya, biçimlendirmeye, bir burjuva kalıbına sokmaya çalıştığını düşünüyor. Hayattaki amaçları doğrultusunda açlığı ve sefilliği göze alırken, yaşamın, bir yanılgı ve utanç olduğunu düşünüyor. Tüm bu düşüncelerin ardından yaşamı adeta ızdırap veren bir hastalığa dönüşüyor.
Kendisi sosyalist olmasına rağmen, sosyalizme karşı ve bireyci olan bir karakteri kaleme alarak, kendi düşüncelerini, karşıt görüşünü öldürerek savunan Jack London'ın, en sevdiğim romanlarından birisidir Martin Eden.