Mary Shelley'in Frankenstein'i, korku edebiyatının mihenk taşı gibi görünse de aslında çok daha derin bir yaraya parmak başarılı: İnsanlık, bilgi ve yalnızlık üçgeninde sıkışıp kalan bireyin trajedisi.
Victor Frankenstein bir canavar yaratmaz. O, insanın Tanrı olma arzusunu, doğaya hükmetme ihtirasını ete kemiğe büründürür. Ancak Shelley burada çarpıcı bir ters köşe yapar: Okurun korkmasını beklediği "canavar", zamanla en çok acıyan, düşünen, sorgulayan, hatta sevgi isteyen figüre dönüşür. Yani gerçekten canavar olan kimdir? Doğal olmayanı yaratan mı, yoksa onu sadece dış görünüşü yüzünden toplumdan dışlayan mı?
Romanın en etkileyici yanı hem Victor' un hem de yarattığı yaratığın gözünden anlatılmasıdır. Bu çift yönlü bakış açısı sayesinde, hikaye yalnızca bir korku masalı değil, vicdanla ve sorumlulukla yüzleşme metnine dönüşür. Victor' un bilgiye susamışlığıyla başlattığı yolculuk, bir tür Prometheus hikayesidir. Ancak modern dünyanın Prometheus'u ateşi çalmaktan fazlasını yapar: Hayata bir can verir fakat onu da terk eder.