Herkez, herşeyi yada birşeyi farkedermi? profil resmi
Herkez, herşeyi yada birşeyi farkedermi? kapak resmi
Hakikat bahrine dalgındır,
Bir saçı leylaya vurgun...

"Satranç"ın video incelemesi:
https://youtu.be/oIpnKUW5XqQ

"Kürk Mantolu Madonna"nın video incelemesi:
https://youtu.be/fgb3kO0oSik
Sosyolog, Öğretmen
Akademia
İstanbul
3061 okur puanı
05 Eki 2020 tarihinde katıldı.
Hakikat bahrine dalgındır,
Bir saçı leylaya vurgun...

"Satranç"ın video incelemesi:
https://youtu.be/oIpnKUW5XqQ

"Kürk Mantolu Madonna"nın video incelemesi:
https://youtu.be/fgb3kO0oSik
Sosyolog, Öğretmen
Akademia
İstanbul
3061 okur puanı
05 Eki 2020 tarihinde katıldı.
  • "İnsan hem gençliğinde hem de yaşlılığında felsefe yapmalıdır. Bu hayat boyu sürdürülecek bir görevdir."
  • 331 syf.
    ·Puan vermedi
    Kitabın video incelemesi kısa süre içinde YouTube kanalımda olacak. Şuradan takip edebilirsiniz: https://www.youtube.com/c/SesliAlinti

    Metin inceleme hemen, aşağıda:

    "Körlük"ü iki parçada değerlendireceğim. İlk parça, kitabın yapısıyla, içeriği, yazım biçimi ve işleyişiyle; ikinci aşama ise kitabın özüyle, yani anlattığı ve verdiğiyle, özetle de felsefesiyle ilgili olacak.

    Bendeki 2017 Kırmızı Kedi baskısının kapak kâğıdı yırtılmaya çok elverişli. Yırtılmanın kolay olması dışında kapağın ıslanınca da kurtarması zor bir kâğıtla yapılması hata olmuş.

    Kitapta karakterler arasında geçen diyalogların paragraflar içinde verilmesi ve sadece her farklı kişinin konuşmasının büyük harfle başlatılarak ayrılması okumayı oldukça güçleştirmiş. Kitaplarda sıkça kullanılan diyalog yapısı, yani şu yapı:

    "- Merhaba

    - Merhaba dostum."

    "Körlük"te kullanılmamış. Bu diyalog şu şekilde verilmiş: "Merhaba, dedi, Ahmet ise ona, Merhaba dostum, diye cevap verdi." Böylece de metinden diyalogları çekip almak çok zorlaşmış. Yazılanlardan hangisi diyaloğun parçası, hangisi anlatımın devamı, bunu fark etmek okuyucuyu yorar bir hâl almış. Bu sebeple okumanın zor olduğu bir kitap oldu benim için "Körlük".

    Kitabın paragrafları çok uzun tutulmuş. Blok blok bir kitap çıkmış karşımıza bu sebeple. Sayfalarca süren paragraflar var ve bu da gene okumayı zorlaştıran unsurlardan birisi. Bu durum bir yerden sonra sıkıcı olmaya bile başlıyor üzülerek söylüyorum ki. Özellikle kitapları parça parça okumayı sevenler, mesela benim gibi paragraf bitmeden durmayıp okumaya kısa bir mola vermeyenler için uzun paragraflar bunaltıcı olabilir. Bana öyle oldu. Bu sıkıcı yapı kitabın sonunda kendini kısmen affettirse de sonuçta canımız bir kere sıkılmış oldu...

    Bu teknik detayların ardından içeriğe de bir göz atalım. İçerik anlamında kitap son derece tempolu başlıyor. İlk vakayı yüksek heyecanla ve merakla takip ettim ben. "Tam filmi çekilecek bir sahne!" diye yorumlanabilecek ilk vakanın anlatımını okurken, kitabın zaten filmleştirildiğini hatırlamak garip bir his uyandırdı bende. Acaba filmi de izlediğim için mi böyle düşündüm, yoksa filmi izlemesem de böyle düşünür müydüm? Bu bir okuma sorusu olarak karşımda öylece duracak. Bu ilk sahne ayrıca bana 2018 yapımı "Bird Box" filmini de anımsattı. O filmde de bu kitaptaki gibi gözler söz konusu ve bu kez "görülmeyenler" değil, "kimilerine görülür olan şeyler" söz konusu. Fakat ben gene de "Bird Box" için bu kitaptan faydalanıldığını da düşünmüyor değilim. Film, bizim "Körlük"ümüzden gayet faydalanmış gibi...

    İlk vakanın anlatımının ardından, ikinci vaka karşımıza çıkıyor; fakat burada kitapta bir kopuş yaşandığını hissettim ben. Anlatımın biçimi değişiyor. Sanki yazar değişiyor. Birkaç sayfa süren bu durum sonradan düzelse de bende uyanan bu his, kitaba dönük önemli bir kişisel notum olarak kenardaki yerini aldı.

    Bunların haricinde, aynı bölümde, yani ikinci vaka sürecinde bir cümle çok hoşuma gitti. Okuma kültürüyle doğrudan ilgili olan bu cümleye bir bakınız: "Göz doktorunun edebiyat zevki vardı ve uygun alıntılar yapmayı biliyordu." Alıntı yapabiliyorsanız, edebî meziyetiniz vardır diyor ve okuyana selam ediyor yazar. Alıyorum ben de bu selamı :) ve okumayı sürdürüyorum...

    İlk sayfalardan sonra, yani bütün karakterleri tanımanın ardından konu bir durağanlığa bürünüyor uzunca süre. Aynı mekân içinde aynı insanların yaşadıkları aynı günübirlik şeyleri seyredip duruyoruz. Hatta kitabın ta en son sayfasına kadar bu durağanlık, sıkıcılık hâlini alarak devam ediyor. Bu benim kitabı birkaç kez okumuş olmam ve filmi de izlemiş olmamdan da kaynaklanabilecek bir kişisel algı da olabilir, bilemiyorum. Tek bildiğim, yaklaşık 150 sayfa boyunca sıkıla sıkıla aynı şeyleri okuduğumdur. Fırtına gibi başlayan kitap birdenbire durgun sulara açılıyor ve gerçekten de çok beğendiğim o son sayfaya kadar o durgun sularda süzülüp duruyor. Ama bitirişi güzel yapması, hatta felsefenin bütün gücünü kullanarak kendini sonlandırması bu durgunluğu unuttursa da geçen bizim vaktimiz oluyor... Bu durumu yukarıda bahsettiğim uzun paragraflarla da birleştirince ortaya bir okuma çilesi çıkabiliyor.

    Bu bağlamda, hazır felsefe demişken yavaş yavaş kitabın felsefesine geçmek istiyorum. Bunu da 66. sayfada geçen şu cümleyle başlatacağım: "Adlarımız mı? Adlarımızın ne önemi var?" diyor doktorun karısı. Polis, hırsız, fahişe, sekreter, doktor, oda hizmetçisi, eczacı kalfası... Hepsi aynı kaderi paylaşıyor insanların. Adlarımızın ne önemi vardır ki hepimiz aynı şeyleri yaşayacaksak? Adlarımızın ne önemi vardır kötüysek, vahşiysek, caniysek?..

    Adların önemsizliği vurgusunun kitapta kimsenin bir isminin olmamasıyla desteklenmesini, hatta hayvanların bile bir isminin olmaması, tutarlılık anlamında kitabın felsefesini destekliyor.

    Kitabın adı da olan "körlük" konusunu da ben tamamen bir felsefi alegori olarak algıladım. Burada bence bir kıyamet sonrası ya da sahte entellerin sıkça kullandığı hâliyle "post-apokaliptik" bir senaryo yok. Bahsi geçen körlük, insanlığın körelmesi ve körleşmesi. İnsanlığın görmez olması, bencilleşmesi... Öteki türlüsü son derece sıradan bir bilim kurguya bağlanıp kalır ki eğer gerçekten de öyleyse ben "Körlük"ü hiç okumamışım demektir. Bu da benim körlüğüm olarak yine benim yorumumu haklı çıkarabilir.

    "Körlük" distopik bir kurgu gibi görünse de az önce de bahsettiğim gibi ben kitabın daha çok ironik, alegorik bir yapıt olduğunu düşünüyorum. Bütün kitap boyunca geçen meselelerin hâlihazırda yaşamımızı sürdürdüğümüz toplumsal yapıya dönük benzetimsel bir eleştiri olduğu kanısındayım. "İnsan kötüdür." anlayışı çerçevesinde "İnsan insanın kurdudur." şiarının aşırı vurgusu, kişiyi kendini sorgulamaya ve "Acaba?" demeye itmeli burada. İnsanlar çıkarları uğruna her şeyi yaparlar mı? Mesela "sahte körler", "gerçek kör"leri kullanırlar mı? İnsan açgözlü müdür özünde? Körken bile, gözleri aç mıdır insanın? Peki kör müyüz bizler? Neye körüz? Neyi görürüz? Sanırım oturup başımızı iki elimizin arasına almamızın zamanı gelmiş... Düşüneceğiz.

    Kitapta müthiş bir toplumsal eleştiri söz konusu. Toplumdaki sapkın yapı, yoğun anomik ortam aslında iğneli bir dille öyle güzel verilmiş ki. Hırsızlık, hor görü, fuhuş, anlayışsızlık, sabırsızlık... Başlangıç metinlerinde geçen "Sahte ahlak bekçileri ve sözde erdemliler kızın yaptığı türden aşka homurdandılar..." sözcüğü de bunun somutlaşmış hâli, toplumdaki bozulmuş zeminin bir yansıması bizler için. Gene toplumdaki kadın algısı, kadına dönük uygulanan her türlü toplumsal eziyet de kitabın vurgu merkezlerinden. Oysaki kör toplumunun şaşı çocuğa kimin merhametle sahip çıktığına bakınca, bu vurgu merkezinin asıl amacını da görmüş olacağız işte.

    Son sözü kitabın sonuyla yapmak isterdim; ama ne yazık ki okumayanlara kitabı vermek istemem. Bu sebeple sadece gene son kısımdan yaptığım şu alıntıyı verip üzerine iki söz edeceğim ve konuyu noktalayacağım: "Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, ... gördüğü hâlde görmeyen körler."

    İnsanoğlu kördür, güzellikleri görmez. İnsanoğlu nankördür, güzel günü unutur. İnsanoğlu değer bilmez. Zamanın değerinden habersiz, aşkın, sevginin değerinden habersiz, yaşamın değerinden habersiz öylece sürüklenir körce... Oysaki bir açsa gözlerini. O cesareti gösterebilip de bir bakıverse ardına, yanına ve önüne, işte o zaman yaşamın değerini çözüp kendi varoluşunu gerçekleştirebilecektir. O zaman ışık anlamlı olacak, çiçek güzelleşecek, hava temizlenecek, dalgalar durulacak, gülümsemeler anlamlanacaktır. Bunlar için tek yapmamız gereken ise gözlerimizi açmamız ve körlüğümüzü fark edebilmemizdir.
  • Bu kitabın incelemeler alanında ülkemizdeki sözde kitap okurlarının ne kadar cahil olduklarını görebilirsiniz :)
    64 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Dil felsefesi, analitik felsefe, Kantçıl metafizik, ontoloji, metaforal anlatım, fenomenoloji, tümeller tartışması, kavram-dil ilişkisi... İçinde binlerce sayfalık farklı felsefi ve düşünsel zemin barındıran, 32 sayfalık bir orijinal metin...

    Kitap sanat, edebiyat, felsefe gibi birçok alanı öylesine güçlü bir konu ağıyla ele alıyor ki bunu en gelen hatlarıyla felsefe tarihinin en popüler tartışmalarından birisi olan tümeller problemi çerçevesinde bile görebilmek mümkündür. Haricinde, gene değerli bir felsefi tartışma alanı olan görünüş-gerçeklik problemi (idealizm, realizm, materyalizm, varlık-bilgi-dil ve sanat felsefesi bağlamında) de kitaba dair konuşulması gereken meseleleri doğurmakta. Bunların her birisini tek tek açmak ne yazık ki böylesine sınırlı bir ortamda mümkün olmayacağından aşağıdaki makaleleri okumanızı tavsiye ederim:

    Gerçeklik-görünüş ilişkisi: https://www.felsefe.gen.tr/...klik-gorunus-sorunu/

    Tümeller tartışması: https://www.felsefe.gen.tr/...roblemi-ne-demektir/

    Kantçıl metafizik: https://www.felsefe.gen.tr/...-ve-onun-metafizigi/

    Adı geçen felsefe akımları: https://www.felsefe.gen.tr/felsefe-akimlari/

    Şimdi gelelim kitabın içine:

    Benim rumuzum (@Kitabiuz), bir rumuzdur; çünkü doğru yazılsaydı, bir cümle olurdu.

    Kitap Rene Magritte isimli sanatçı (ki kendisi kendini düşünür olarak tanımlar) tarafından çizilen ve "Bu Bir Pipo Değildir" ismiyle anılan resmin üzerinden, yukarıda bahsettiğim felsefi tartışmaları içinde barındırıyor. Yani kitap bir sanat kitabı değil, felsefe ve özelde de sanat felsefesi kitabıdır. Kitapta "Bu Bir Pipo Değildir" önermesinin bahsi geçen resim üzerinden yapılan analitik yorumunu okuyoruz. Bu yorum ki son derece yoğun bir felsefi alt yapıya sahip bir yorum. Şöyle diyor yorum: "Bir alt yazı ile onun görüntüsü bir tablo içinde üst üste yer aldığında ileri-sürüş, figürün açıkça görülen kimliğine ve ona vermeye hazırlandığımız ada itiraz eder. Dolayısıyla bir yumurtaya tıpatıp benzeyen şey akasya, bir ayakkabıya benzeyen şey Ay, bir melon şapkaya benzeyen şey kar, bir muma benzeyen şey de tavan diye adlandırılır." Burada bir adlar-nesneler-şeyler ayrımı ve bağıntısı görüyoruz. Bir şey'e verdiğim ad, o şey midir? O şeyi karşılar mı? O şeyse nasıl o şeydir? O şeyi karşılarsa nasıl karşılar? O şeyi karşılamazsa neden karşılamaz? O şey değilse neden o şey değildir?

    Bütün bu sorular, kitap nezdinde yorumlanacak şeyler değildir. Bu sebeple bu soruların cevaplarını gene felsefenin ana disiplininde aramak gereklidir. Fakat bu konuya yardımcı olması maksadıyla sizlere bir film önereyim: 2009 yapımı bir Yorgos Lanthimos eseri olan "Kynodontas" ya da İngilizce adıyla "Dogtooth" ya da Türkçesiyle, "Köpek Dişi" filmi (Bkz: https://www.imdb.com/title/tt1379182/)

    Kitap, kendi özelinde ve yazarımız Fuko'nun fikrinde, kendini büyük retorikçi, diyalektikçi ve doğa filozofu Gorgias'ın meşhur söylemi “Hiç bir şey yoktur; bir şey varsa bile bilinemez; bilinse bile başkalarına bildirilemez.”in üzerinde açımlıyor.

    Gorgias bu söyleminde, "Eğer bir şey var olursa 'var olan' veya 'var olmayan' ya da hem 'var olan' hem de 'var olmayan' olmalıdır. Düşünce ile varlık bir ve aynı şeydir. Var olan bir şey işitilebilir ve görülebilir şeydir, kısaca o algılanabilir olandır. Bu bakımdan, nesnelerin görsel tasarımları ses yoluyla başkalarına bildirilemez. İki kişi aynı anda, aynı nesneyi algılayamaz." demektedir. Bu bağlamda denilebilir ki "Bu Bir Pipo Değildir"deki ağırlık, onun algılanabilmesi, yorumlanabilmesi ve aktarılabilmesi ile doğrudan ilgilidir.

    Ben kitabın yorumunu özellikle alıntılarım üzerinden yapacağım. Kitabın 32 sayfalık orijinal metninden tam 11 alıntı yapmışım. 3'te 1 gayet etkileyici bir oran. Şimdi birkaç alıntı ile konuyu açıp kapatalım:

    #92452572 "Bu Bir Pipo Değildir, şeylerin formunda söylemin açtığı bir yarıktı..."

    Bu eser, bize şey'lerin formundan şüphe etmemizi emreder. "Değil mi? Ama nasıl?.." işte bu hâliyle bizi felsefeye sürükler. Zaten bu söylemin ve resmin sahibi olan Magritte de bu yönde kendini felsefeci, filozof, düşünür olarak görmektedir. Onun kitabı, resmidir.

    #92382294 "... yukarlarda yüzüp duran bu pipo, karatahtadaki desenin gönderim yaptığı, metnin gördüğümüz desenin gerçek bir pipo olmadığını söylediği şey, evet bu pipo, aslında bir desendir sadece ve bir pipo değildir."

    Derin tümeller problemi girişi yapılabilecek bir tümce. Yani “Dış dünyada var olan şey’lerin cinsleri ve türleri daha önceden var mıdır, yok mudur?” sorusuna aranan bir cevap olabilir. Bunu şöyle açabiliriz: Yan yana duran biri sarı, diğeri lacivert olmak üzere iki ayakkabı düşünelim. Bu iki ayakkabı, gerek fiziksel özellikleri, gerekse mekanda kapladıkları yer bakımından birbirinden ayrılır. Ne var ki bu iki nesneye işaret etmek için kullandığımız “ayakkabı” sözcüğü ile de bir birlik kazanırlar; çünkü biçimsel olarak ne kadar farklı olsalar da işlevsel olarak aynıdırlar ve aynı ad altında birleştirilirler. Peki resmedilen Pipo, gerçekten de Pipo mudur? "Bu bir pipo değildir." cümlesindeki "bu" işareti, pipoyu mu, yoksa başka bir şeyi mi göstermektedir? Yani yukarıdaki örneğe devamla şöyle diyelim: Bu durumda bu iki farklı nesne arasında “ayakkabı” sözcüğü ile sağladığımız birlik, bu iki ayakkabıda gerçekten de bulunur mu? Peki ya Pipo da?..

    Ve yorumumu şu alıntıyla kapatıyorum; zira alıntı, kitabı da anlatıyor, konuyu da: #92381455 "... 'bu bir pipodur' der demez yeniden başlayıp 'bu bir pipo değildir, bir piponun desenidir', 'bu bir pipo değil, bu bir pipodur diyen ileri-sürüştür', 'bu bir pipo değildir, diyen ileri-sürüş, bir pipo değildir", 'bu bir pipo değildir' ileri-sürüşündeki 'bu', bir pipo değildir: bu tablo, bu yazılı metin, bir piponun bu deseni, evet bunların hepsi bir pipo değildir..."

    Burada soruya verilecek bütün cevaplar sıralanmıştır. Her bir cevabı gene yukarıda bahsettiğimiz felsefi akımlar nezdinde açmak mümkündür ve fakat dediğim üzere, zaten 32 sayfa olan kitabın 20 sayfalık eleştirisini yapmak büyük külfettir ve bundan uzak duracağım. Belki konuyu YouTube kanalımda, ilerleyen haftalarda, aylarda ya da yıllarda açabilirim. Bu bağlamda YouTube kanalımı takip edebilirsiniz.

    Şuradan lütfen ➡ http://youtube.com/c/sesliAlinti

    Not: Bu sitede bu kitaba dair yapılan neredeyse bütün incelemeler, yanlış bilgilerle dolu. Mesela iki incelemede "Bu bir kitap değildir" söylemi kullanılmış birbirinden kopya edilerek. Oysaki bu kitaptan, "Bu bir kitap değildir" yargısına ulaşmak mümkün değildir. Hatta birisi, "Bu bir edebiyat ve sanat kitabı" diye yorumlamış kitabı. İnanılır gibi değil... Bu durum, arkadaşların kitabı pek de kavrayamadığını, sonuç olarak da felsefeden pek bir uzak olduklarını göstermektedir.
  • 68 syf.
    ·Puan vermedi
    Kitabın detaylı video incelemesi şuradadır: https://youtu.be/AVr6h2Lhmro

    Metin incelemesi ise aşağıdadır. Beğenseniz de beğenmeseniz de yorum yapmayı lütfen unutmayın ki "insan eleştirildikçe gelişir." ;)

    Zweig yine kısacık bir metinle upuzun şeyler anlatmaya çalışmış; ama bu kez olmamış.

    Bende kitabın Doğubatı tarafından yapılan Nisan 2015 baskısı var. Bu baskıda kitap 72 sayfa olarak hazırlanmış. İlk 8 sayfası yayınevinin bilgilendirme sayfaları olarak yer kaplıyor. Ardından ön söz bizi karşılıyor ki bu da 4 sayfa yer tutuyor. Ön sözden sonra çevirmenin (Bkz: Gülperi Sert) Zweig hakkında yazdığı 10 sayfalık bir metni okuyoruz. Bu müthiş uzun giriş, "Kitap başlamayacak mı acaba? Kaç sayfalık orijinal içerik beni bekliyor?" sorularını sordurdu bana. Ve nihayet orijinal hikâye bu tam 22 sayfalık "giriş"in ardından başladı.

    Kitabın 50 sayfa sürecek kendi serüveniyle baş başa kalmak için 22 sayfa boyunca birçok anlamda kitabı bağlamayan şeyler okudum. Yayınevleri bu hileye sıkça başvuruyor. Kısa ama popüler metinleri uzatabildiklerince uzatıp kitaba "kitap havası" vermek istiyorlar ki alıcı ya da okuyucu "40 sayfa kitap mı olur?" endişesine düşmesin ve kitabın satış kolaylaşsın. Bu benim bir teorim tabii ki. Bir gerçekliği var mıdır bilmiyorum; fakat ben böyle olduğu kanaatindeyim.

    "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu", çok sert başlıyor. Bu sert başlangıç, büyük Fransız yazarı ve filozofu Albert Camus 'nün Yabancı isimli şaheserini anımsattı bana: "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." İşte Zweig'ın kitabı da benzer bir sertlikte merhaba diyor okuyucusuna. Bu sert başlangıç, bir meraka salıyor okuyanın zihnini ve kalan sayfaları okuma arzusunu güçlendiriyor. Zweig bu merak uyandırma işini sıkça yapıyor kitaplarında. Bu sebeple de kısa kitapları, nicelik olarak akıcılığı artarak daha da kısalsa da nitelik olarak alıp başını çok uzaklara, derinlere doğru gidiyor. Fakat bu kitapta durum biraz farklı. Aynı merak, pek de uyandırılamıyor. Merakın ilk izleri verilse de bu izler çabucak siliniyor ve bütün konu ve mesele daha başlangıçta anlaşılıyor. Bu da okuma zevkini öldürüyor.

    Kim var peki kitapta? "Sevgili ile satılık bir kadın arasında ayrım yapamayan bir hovarda" olan R., ne biçim bir kadın olduğunu bir türlü anlayamadığımız "Bilinmeyen Bir Kadın", zavallı bir çocuk ve sadık bir uşak.

    Kitabın ana meselesi ise çocuksu bir karşı cins ilgisinin, aşk demiyorum, platonik, takıntılı ve hastalıklı bir tutkuya, bağa ve aşka evrilişinden ibaret.

    Kitap 50 sayfalık serüveninin ortalarında Yeşilçam senaryosu gibi bir hâl alıyor. Bu civarda kitabın ritmi bozuluyor ve hatta kitap sinir bozucu bir hâle bürünüyor. Yeşilçam'dan aşina olduğumuz kadın-erkek-çocuk üçlemesinin farklı türlerinden birisi işte burada bizi buluyor. Fakir kız, zengin oğlan... Aleni bir ikinci sınıf Yeşilçam senaryosu...

    Kitapta derin tutarsızlıklar da söz konusu. Örneğin kitabın ana karakterlerinden birisi olan R. hem ünlü bir yazar olarak anlatılıyor hem de yapıp ettiklerine dair hiçbir şeyi hatırlamayan bir hovarda olarak karşımıza çıkarılıyor. Bir popüler yazardan bahsediliyorsa onun nispeten zeki bir insan olduğunu algılıyorum ben. Bu nispeten zeki karakterin, yapıp ettiklerini hatırlamaması, tutarsızlık yaratıyor. Nasıl bir insan defalarca birlikte olduğu bir insanı, aradan zaman da geçse hatırlayamaz ki?

    Son sözde, sinir bozucu ve gerçeklikte yaşanması güç olayları peş peşe sıralayan, gerçekte yaşaması pek mümkün olmayan karakterleri bünyesinde barındıran, ağır bir duygusal kaybı "kullanarak" kendini gerçeklik anlamında kurtarmaya çalışsa da yapaylıktan kaçamayan bir kitap "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu". Çıkarılabilecek ve zaten benim de çıkardığım birkaç duygusal alıntının haricinde, kazandırdığı hiçbir şey yok üzülerek söylüyorum ki.

    Zweig'dan bu kadar kötü bir eser beklemezdim. Kitabı geçmişte de okumuştum ama demek ki bu kadar kötü olduğundan kitaba dair hiçbir şey anımsamamışım ki yeniden okudum. Gerçekten de hak ettiğinden fazla değer gören bir kitap. Daha iyi Zweig kitapları varken bu kitap bu kadar popüler olmayı hak etmiyor.
Hakikat bahrine dalgındır,
Bir saçı leylaya vurgun...

"Satranç"ın video incelemesi:
https://youtu.be/oIpnKUW5XqQ

"Kürk Mantolu Madonna"nın video incelemesi:
https://youtu.be/fgb3kO0oSik
Sosyolog, Öğretmen
Akademia
İstanbul
3061 okur puanı
05 Eki 2020 tarihinde katıldı.
2021
6/1000
1%
6 kitap
1.047 sayfa
2 inceleme
1 alıntı
Her gün 4 kitap okumalı.
En çok okuyanlar'da 4686. sırada.

Okuduğu kitaplar 427 kitap

  • Bulut Bulut Üstüne
  • Düşmüş Erkekler Masalı
  • Haw
  • Romantika
  • Sevgi Üstüne
  • Sofie'nin Dünyası
  • Kelliğimin Hikayesi
  • Kapılarımı Kapatıyorum
  • Dijital Haçlı Seferleri
  • Lost Ve Felsefe

Okuyacağı kitaplar 3 kitap

  • Hayal Otel
  • Modern Felsefenin Karanlık Tarihi
  • Dava
Okur takip önerileri
Daha fazla