«Dickens ustaca bir söz etmiş: ‘Yaşam, belli koşullarla verilmiştir bize, sonuna değin yiğitçe dayanmamızı ister bu koşullar. 'Genellikle, içli, çok konuşan, pek usta olmayan bir yazardı; ama bir romanın nasıl kurulacağını herkesten daha iyi bilir, hele Balzac'tan çok daha iyi bilir. Birisi ‘çok kimselerde yazmak tutkusu vardır, ama sonradan pek azı yazdıklarından utanç duyar’ demiş. Balzac utanmadı, Dickens da; hem ikisi de bir sürü kötü kitaplar yazdı. Balzac gene de bir dâhidir. Ya da, hiç değilse, yalnız dâhi diye adlandırabileceğimiz biri...»
Ama susuşu bu dünyadan kovulmuş gerçek bir yalnızınki gibi etkili. Gerçi belli konularda bir hayli, hem de göreviymiş gibi konuşuyor, ama susuşunun daha da büyük olduğunu duyuyor insan.
«Bunlar, Liovuşka, şiir değil; bunlar şarlatanlık, saçmalık, ortaçağda dendiği gibi, sözcüklerin anlamsızca bir araya dizilişi. Şiir, sanatsız şiirdir;
Fet
Ne diyeceğimi kendim de bilmiyorum.
Tek bildiğim türkümün oluştuğudur.»
derken, içten, gerçek, herkesçe anlaşılabilen bir
şiir duygusunu dile getiriyordu. Köylü de ozanlığını sezinlemez — oh, oy, ah, ay — derken gerçek
bir türkü çıkıverir ortaya, ta derinden, tıpkı bir kuşun türküsü gibi. Sizin bu yeni ozanlar hep yapmacıklarla uğraşıyorlar.