Her şey söylenip olduktan –ya da, söylenmeyip olmadıktan– sonra, sonuç yine aynıdır: Kendimizi çaresiz ve güçsüz hissetmeye devam ederiz.
Yaşamımızın niteliği ve yönü konusunda herhangi bir denetimimiz olmadığını hissederiz. Önümüzdeki gerçek sorunları açığa çıkarıp ele almayı beceremeyişimiz, kendimize duyduğumuz saygıya zarar verir. Ve sonuçta, hiçbir şey değişmez.
Siz gittikçe daha çok öfkelenip “isterik”leşirken, karşımızdaki kişinin daha sakin ve akılcı hale gelişini gözlemlediniz mi hiç? Burada kavgamızın ve öfkeli suçlamalarımızın yapısı, diğer kişinin oltadan kurtulmasını sağlayabilir.
Öfkemizi verimsiz bir şekilde açığa vurduğumuzda, sonu olmayan ve ve bizi aşağı doğru iten bir davranış döngüsüne sıkışıp kalabiliriz.
Öfkelenmemize yol açan bir şey olmasına rağmen, şikâyetlerimizi açıkça dile getiremezsek, diğerlerinin sempatilerini kazanmak yerine, anlayışsızlıkla karşılaşabiliriz. Bu da öfkemizi ve haksızlığa uğramışlık duygumuzu artırmaktan başka işe yaramaz; gerçek sorunlar ise hâlâ tanımlanmamış olur. İşin daha da kötüsü, kadın öfkesinden korkan erkeklerin ya da kendi öfkelerinden kaçınmak isteyen kadınların günah keçisi haline gelebiliriz.