"İnsan bu yaşa gelince, düşünmek istemediği bir sürü şey oluyor. Ben de hepsini beynimdeki bir kasaya tıkıyorum. Anlıyor musun?"
...
"Kendime o artık kasada diyorum, o kadar." diye devam etti adam. "Ve oraya asla gitmiyorum. Kasa kilitli. Bana bile kilitli. Anahtar nerde bilmiyorum."
"Onlar,'' dedi nihayet, "zihinlerinde hep aynı hikayeyle yaşarlar. Ne zaman ardışık birkaç olay yaşansa gözlerinin önünde, başka bir yol bilmediklerinden olsa gerek, aralarındaki ilişkiyi de hep bu tek hikayeye bağlarlar. Onlar yalnız hikayeler bilirler; bu yüzden de sayısız varlıklar arasında tek, yalnız bir varlık olarak yaşayıp giderler. Kalabalık dedikleri şeyin yalnızlık, yalnızlık dediklerininse kalabalık olduğunu hiç fark etmezler. İşte, bu yüzden, kelimelerin ne kadar tehlikeli olduğunu da bilmezler. Kelimelerin içinde yalnızca, yalnız kelimeler görürler.''
Sesi düş değildi; düşten uyanmak gibiydi. Hani, tuğlalanın arasından zayıf bir papatya boynunu uzatır, hiç beklenmedik bir anda, hiç beklenmedik bir yerde boy gösterir ya; öyle işte.
...aşkın eti budu hepsinden daha soyut, ama hepsinden daha barizdir.
Dokunursun, tutamazsın. Yaslanırsın, dayanamazsın. Hep kayıp gitmek gibi, gidip gidip varmamak gibi; sabun gibi.