II.Abdülhamit özelinde yazılmış subjektif eserlerin çok az olduğunu düşünüyorum herkes illaki biri iki göstermek derdinde.
Vahdettin Engin hocamızı genelde "Tarihin Arka Odası" isimli TV programından tanıyorum ve Abdülhamit üzerine araştırmalarının da iyi yönde olacağını düşünüyordumki öyle de oldu.
Yalnız ne yazıkki burada da yani kitabı okurken yazarın kendi olumlu görüşlerine çoğu yerde tanık oluyoruz.
İçeriği çok güzel kısımlara ayırmış örneğin II.Abdülhamit döneminde Türk-Japon ilişkile bir başka olarak II.Abdülhamid döneminde turizm gibi.
Ama biri gelse ve ben İttihat ve Terakki dönemi öncesini yani II.Abdülhamit'i anlamak ve öğrenmek istiyorum dese bu kitabı önerebilirim.
Emile Zola, okurlarına gerçeği en yalın haliyle sunmak istediği için bu kitabı yazmadan önce bizzat madenlere inmiş ve oradaki yaşamı derinlemesine gözlemlemiştir. Bu sayede kitapta, madendeki o ağır çalışma koşullarına yazarın gözünden, adeta oradaymışız gibi tanık oluyoruz.
Etienne'in hikayesi ise en başta çaresiz ve saf bir arayışla başlar. Ancak zamanla olayların farkına varan, etrafındakileri bilinçlendiren, günü geldiğinde grev kararı alınmasına öncülük eden ve tüm mahalleyi peşinden sürükleyen bir lidere dönüşümünü izleriz. Zola, madendeki fiziksel zorlukları ve grev sonrası mahallede baş gösteren açlığı o kadar sarsıcı bir netlikle anlatıyor ki, okurken gayriihtiyari 'artık işler yoluna girsin' diye haykırmak istiyorsunuz.
Başlarda kimsenin dilinde olmayan 'grev' kavramının, zamanla herkesin tek umudu haline gelişini; insanların gelecek hayalleri kurarken bir anda acı, gözyaşı ve ölümlerle sarsılan yıkıcı bir gerçekliğe hapsolmalarını hayranlıkla ve üzülerek okudum
Yazarın bir önceki kitabı Julius Caesar'ı okumuş ve tadı damağında kalmış biri olarak, bir diğer biyografi olan Büyük İskender'e de şans vermem gerektiğini düşündüm ve hiç pişman olmadım. Yazarın akıcı anlatımıyla Büyük İskender'e olan merakım birleşince, kitabın hiç bitmemesini istedim.
Makedonyalı İskender; hem yaşadığı süre boyunca yaptıklarıyla hem de ardında bıraktığı mirasla (Helenizm, İskenderiye, İskenderun, Ptolemaios Hanedanı...) adından sıkça söz ettirmiştir. Bir çocuk düşünün; hocası Aristoteles olmuş, Lysimakhos'tan müzik ve edebiyat dersleri almış; Herodot ve Homeros okuyarak bugünkü Anadolu topraklarını, Mısır'ı, Babil'i, Asya'yı ve Hindistan'ı hayal ederek büyümüş. Bu nasıl bir vizyon, nasıl bir 'alfalık'! Eğer bugün yaşasaydı kesinlikle Google'ın başında olurdu.
Büyük İskender
Hindistan seferi tamamlanmış, ordu Gedrosia Çölü'nden geçerken harap olmuş, Pers yolculuğuna beraber çıktıkları askerleri ve generalleri artık yorulmuş, mental olarak bitmişler... Tüm bu handikaplar İskender'in aleyhineyken, o hâlâ gelecekteki seferlerini planlıyor. Batıda Roma ufak ufak büyüyor, bizim Makedonyalı orayı düşünüyor; Arap Yarımadası'nda gitmediği yerler, kafasında Hazar'ı geçip İskitya'ya gitme hayalleri var...
Çok büyüksün İskender, senden büyüğü gelmedi!
Ankara Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun romanlarıyla o dönemin insanlarını anlamak çok daha kolay oluyor.
Yaban ile Anadolu köylüsünün hâlini ve Kurtuluş Savaşı’na olan tutumunu,
Kiralık Konak ile İstanbul burjuvazisini yakından tanıdık.
Sodom ve Gomore ile işgal altındaki İstanbul’u ve buna kayıtsız kalan burjuvaziyi anladık.
Ankara ile de Kurtuluş Savaşı sonrası bir şehrin doğuşunu ve bu mücadeleyi veren emektar insanların zamanla birer köşe kapma yarışına girişmelerini izledik.
Kitap üç bölümden oluşuyor ve ana karakterimiz Selma Hanım’ın üç farklı zaman dilimindeki deneyimlerini ve düşüncelerini takip ediyoruz.
En ilginç kısmı ise bence üçüncü bölüm. Böyle düşünmemin sebebi, son bölümde Cumhuriyet’in ilanının üzerinden 10 yıl geçmiş olmasıdır. Yani yazar, ileriyi ve yeni Cumhuriyet’i hayal ederek bir kurgu oluşturmuştur.
Son olarak kitap dışında bir ilave daha yapmak isterim. Ankara’nın İstanbul ve İzmir’den sonra önemini kavramak adına şu söz dikkat çekicidir:
İsmet İnönü’ye “İstanbul dururken neden Ankara’yı başkent yaptınız?” sorusu sorulduğunda, “Senden yana olanlara bir şey vermezsen neden senden yana olsunlar?” demiştir.
Yaban ve Kiralık Konak'tan sonra Sodom ve Gomore biraz rölantide kaldı. Kitap bir türlü akmıyor, ne yaparsam yapayım hikâyeye dâhil olamadım.
Evet; Anadolu'da devam eden Kurtuluş Savaşı mücadelesine bir o kadar yabancı, tarafsız, hatta kayıtsız kalan bir İstanbul burjuvazisi var. İşgal kuvvetleri askerlerinin gereksiz kibirlerinin yanında, İstanbul'u ziyarete gelen yabancıların bile herhangi bir Türk'e tepeden bakıp 'ikinci sınıf insan' muamelesi yapışına tanık oluyoruz.
Belki de romana çok fazla karakter girip çıkıyor ya da yazar Leyla ile Necdet’e daha fazla ağırlık vermeliydi.