Okur
Liliyar
TAKİP ET
Liliyar
@Krizantem_
Lisans
8271 okur puanı
30 Ara 2017 tarihinde katıldı.
985
Kitap
139
İnceleme
11,5bin
Alıntı
15
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
Liliyar
Kudüs'ü inceledi.
192 syf.
SENİ UNUTURSAM..
"Seni unutursam, Kudüs, sağ elim kurusun. " En vazgeçilmezimi, en kıymetlimi, kara saplantımı. Kurusun ama peki ya parmaklarımı sayabilsem de ellerim yoksa, Ya hata yaptıysam, bir kutunun içine kapatıldıysam, Hangi kutunun içindeyim, bulabilir misin?.. Uzak bir yerdeysem mesela, yakın ama uzak. İçeriye kimsenin giremeyeceği yalnızca benim çıkabileceğim bir yerdeysem, Korkuyorsam, vücudumda kesikler açıyorlarsa, iki ihtimalden ikisi de işkenceyse ve direnmediğim için kendimden iğreniyorsam.. Hastalığım, ne düşündüğüm değil nasıl düşündüğümse, kimse beni anlamıyorsa ya da..Her şeye rağmen sözüm var..; "Seni unutursam Kudüs, sağ elim kurusun. " ............ Bu öyle bir kitap ki; kimin ruhunun gölgesi daha siyah, kimin yarası daha derin, kimin duyguları daha gerçek anlayamıyorsunuz. Sınırlarınızı muazzam derecede zorluyor. Bir uçurumun kenarına itiyor sizi. Orada ne göreceğiniz hakkındaki tahminlerinizin hepsi, son sahnede, hükmünü yitiriyor. Yüzsüz insanlar ve sessiz çığlıklar çoğalıp duruyor içinizde. Jose Saramago 'ya hak vermemek elde değil. Tıpkı söylediği gibi; "....Gonçalo M. Tavares'in henüz 35 yaşında bu kadar iyi yazmaya hakkı yok: İnsanın onu dövesi geliyor. " Karakterlerin hemen hemen hepsi anti kahraman. Herbirini ayrı ayrı içselleştirmeye çalışırken hiç zorlanmamanız Gonçalo'nun ustalığıyla alakalı. Bazen Hinnerk olabiliyorsunuz mesela, bazen Hanna, Theodor Busbeck, Ernst ya da Mylia..En çok da Mylia.. Ve Mylia olduktan sonra geri dönüşünüz tahmin ettiğinizden çok daha zor oluyor. Sizi o eşiğe getiren kelimelerin nasıl bir kalemden çıkmış olabileceğini düşünürken buluyorsunuz kendinizi. Kudüs.. Dörtlemenin üçüncü kitabı. Bence ilk ikisine nispetle çok daha kusursuz. Dinler tarihinden savaş sosyolojisine, oradan insan psikolojisine yaptığı geçişlerde bütünlüğü bozmadan ve ne hissetmeniz gerekiyorsa hepsini zirvede hissettirerek merak uyandıran bir kurgu oluşturmayı başarmış. Bu kitapta mutlu son aramayın. Bir yıkımdan çıkmış insanların, devrilirken, diğerlerini de nasıl devirdiklerini, bazı yoksunlukların nasıl farkına varıp onları neyle telafi etmeye çalıştıklarını, ne denli müthiş bir karanlıkta çırpındıklarını okuyacaksınız. Kitap, zaman geçişleri içeren onlarca bölümden oluşuyor. Herbirinin uzunlukları farklı. Bu şekilde tasarlanması, daha kolay okunabilmesi açısından büyük fayda sağlamış. Yeri geldiğinde derin derin düşündüren çarpıcı tasvirler kadar, akıcı bir dile de sahip. Kara kitap mı? Evet sonuna kadar. Toplu bir delilik mevzu bahis. Arızalı tipi değil normal olanı bulmak zor. Belki de normal olmak bizim düşündüğümüz şey değildir, ne dersiniz?:) Keyifli okumalar..
Kudüs
8.8/10
· 26 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
10
70
Liliyar
Büyük Soytarı'ı inceledi.
160 syf.
"YANLIŞLARIMLA, YARALARIMLA SEVSENE BENİ.."
Yine geç kalmışım. Koşarak tırmanıyorum merdivenleri. Yüreğim gümbür gümbür, yüreğim sessiz korkak, yüreğim çekirdeksiz kuş üzümü. Onu babama götürüyorum. 148...149...150...151.. işte bu oda olması lazım. Kapının kolunda elim, içerden inlemeler geliyor, bir şeyler cız ediyor göğüs kafesimde. Daha fazla bekler miyim.. Dalıyorum içeriye. Göz göze geliyoruz ben odaya girer girmez. Ama bu gözler onun değil. Evet yeşili aynı, temmuz sıcağında tozlu bir orman, dalda erik, benim en çabuk küçülen pastel boyam.. Bir şeyler sayıklıyor. Narkozdan kurtulamama halleri. Çırpındıkça çırpınıyor kendine gelmek için. Önce "Annem geldi mi?" diyor. Sonra benim adımı söylüyor, "Geldi mi?"diyor. Görüyor ama gördüğü ben değilim. Ben de görüyorum ve gördüğüm benim en kıymetli gerçeğim. "Geldim babacım.." diyorum. Ellerinden tutuyorum, elleri ; sapsarı, buz gibi, kocaman.. Öpüyorum, öpüyorum, öpüyorum.. ........ Bu kitabı okurken defalarca girdim o kapıdan. Defalarca sarıldım babamın ellerine. Defalarca hatırladım o günü. 'Nasıl'lar çoğaldı durdu zihnimde. Türevlendiler, çeşitlendiler, taştılar içimden. Kızından uzaklaşmanın acısıyla delirmek üzere olan bir babanın sayfalarca ilgi dilenmesi, yalvarması, 'bana yaz da ne yazarsan yaz..' demesi, hatta çaresizlikten; Nermin yazmış gibi kendine mektup yazması, her kelimesi,her harfi bir matkap gibi deldi içimi. Önce; "Seni bu dünyada en çok seven insan.." diye bitirdi mektubunu. Sonra "Iyi yürekli baban.." "Tonton baban.." diyerek. Umudu kırıldıkça kalemi de üşüdü; "Hiçbir mektubuna senden yanıt alamayan baban.." yazdı mesela. "Babaların en içlisi.." yazdı. Sonra dilsizleşti çığlığı..; "Üşüyen çok üşüyen baban.." yazdı ve "Yerde sedyede yatan ama mutluluğu, umudu elden bırakmayan baban.." diyerek bitirdi... Ben böyle yalnızlık, böyle çaresizlik görmedim. Kahkaha atarken ağlayan, acı çekerken gülümseyen, canı yanarken soytarılık yapan, koca bir fırtınanın ortasında fırtınaya kafa tutan, böyle narin, böyle ince bir dal görmedim.. Ilk sayfadan belliydi aslında az çok. "Bir şeyi en derin biçimde duyumsamak, o şeyin acısını çekmekle olur. " G.Flaubert Böyle başlıyor Büyük Soytarı 'nın hikayesi. Aslında önceleri ağır başlı, onurlu, sessiz, herkes gibi. Büyük bir ormandaki ağaçlardan herhangi birine benziyor. Uzaktan da yakından da ;çevresinin, insanların, hayatın prototipi. Sonra artık eskisi kadar kazanamayınca ve kendinden çok daha genç olan karısı tarafından sokağa atılınca her şey değişmeye başlıyor. Ağlaması,üzülmesi, kendini tüketmesi gerekmez mi aslında? Ya da direnmesi,doğrulması,savaşması.. Onun yöntemi farklı oluyor ama, soytarılaşıyor. Bu, gerçek bir hikaye. Fakir ve düşkün babasından nefret eden Nermin'e, babasının yazdığı 394 mektup.. O 394 mektubun usta yazar Irfan Yalçın tarafından, 35'e indirilip romanlaştırılması. Ve Büyük Soytarı 'nın bunu asla bilemeyecek olması. Bu, hayatın ona yaptığı son şakaydı belki de.. Her kitabında, birbirinden çok farklı konularda bile, yazdıklarıyla bana zirvede bir tur attıran, gönlümü ferahlatan,üşüten, ehlileştiren ama en önemlisi bir gönlüm olduğunu hatırlatan, kaleminden damlayan her satırın önünde saygıyla eğildiğim Irfan Yalçın 'a kucak dolusu sevgimle.. Ben de böyle bitireyim bari..:)) Mutlaka ama mutlaka okuyun..
Büyük Soytarı
OKUYACAKLARIMA EKLE
6
58
Liliyar
Uzun Bir Yalnızlığın Tarihçesi'ni inceledi.
144 syf.
ACININ DA KOKUSU OLSA BÖYLE KOKAR..
"Acının da kokusu olsa böyle kokar.." diyorsun. "Nasıl?.." diyorum. Düşsel bir anlamsızlık içindeyim. Daha doğrusu anlamak için çıldırsam da bana anlayamayacağımı söyleyen gözlerin, yağmur gibi iniyor üzerime.. Ama inatçıyım, direndikçe çoğalıyorum. "Nasıl?" diyorum tekrar. Dik tabutta, o daracık hücrede, bacakların, ciğerin, inancın, sesin iflas etmek üzereyken.. düşle gerçeğin birbirine karıştığı yerde, içinden bir şeyler kayıp giderken.. önünden bir kuşun gölgesi geçerken.. Kanatlarındaki sen değil misin? Hücreden sürgüne giden yolda, üzerinde kireç lekesi kıyafetin; içinde sessizlik, hırçınlık, öfke, çığlık, umut gibi şeyler... Insanca şeyler.. "Çember daralıyor.." , tam ortadayım. Çaresizliğimi haykırmayı onursuzluk sayıyorum, şaşkınım, korkuyorum. "Boğacaklar!" diyor içim.. "Acının da kokusu olsa böyle kokar.." diyorsun. Haklısın. Irfan Yalçın. Tıpkı Aziz Nesin'in söylediği gibi, seyrek tadilabilen bir mutluluk, onun yazdıklarını okumak.. Bazı kitapların ilk cümleleri insanı kalbinden vurur, bazı kitapların son cümleleri. Oysa bazı kitapların arada kalmış sayfalarına sıkışmış, özenle gizlenmiş, sessiz bir çığlık gibi beni bul diye haykıran satırları vardır, arayan bulur sadece. "Ve bir şiir daha bitiyor içimde.." der örneğin. "Neden uzar boynu, ölmüş kuşların.." der. Köpük köpük bir acı, dalga dalga, çığlık çığlık bir acı, onurlu, insanca bir acı taşar satırlardan. Sonuna, en sonuna geldiğinde, kendince kucaklar seni kitabın son cümlesi. Omzuna vurur, doğrul, dik dur, pes etme.. "Neyi çağırabilirim umuttan başka?" der. Haklısın dersin. Irfan Yalçın okuyun. Ne yazdıysa okuyun..
Uzun Bir Yalnızlığın Tarihçesi
OKUYACAKLARIMA EKLE
4
44
Liliyar
Savaş ve Açlar'ı inceledi.
376 syf.
"AH FELEK, BELUN BÜKÜLSÜN FELEK!"
Soğuk bir kış günü..pencereden karşımdaki karlı dağı izliyorum. Elimde Güven. Içim üşüyor sanki. Şöyle arkama yaslanıp okumaya devam ediyorum. Alt satırlarda bir söz gözüme takılıyor; "Çok uzak ufuklara şimdi kar yağıyor.." "Ne güzel demiş Dinamo!" diye ekliyor Vedat Türkali. Birkaç kez daha okuyorum. Sıradan kısa bir cümle gibi.. Ama değil. Bir kar yangını var sanki içinde, kâğıt kesiği gibi sızlayan, üşüten bir yanı var. Çiziyorum altını. Devam ediyorum.. Günler sonra heyecanla başlıyor ilk tanışmamız. Kahvem hazır, koltuğum da. Manzara yine karlı, rüzgâr uğuldayıp duruyor. Eveeet ben de hazırım diye düşünüyorum. Satırların içinde kaybolup gittikçe ya da tuhaf bir sızı mütemadiyen sol yanımı yokladıkça, aslında ne kadar hazırlıksız yakalandığımı anlıyorum.. Hasan Izzettin Dinamo. Aydın kimliği, muhalif duruşu, tehlikeli sayılan kişiliği ve başına sürekli iş açan soyadıyla, Gazi Eğitim Enstitüsünü bitiremeden bırakmak zorunda kalmış olmasına rağmen, benim öğretmenlik vasfını kendisine çok ama çok yakıştırdığım, onlarca kitabı bulunduğu halde maalesef kendisiyle çok geç tanıştığım, yine de birden en sevdiklerim arasında bulduğum özel bir isimdir. 1909 Trabzon doğumlu. Sert dalgalar gibi savurması hep bundan.. Babası 1.Dünya Savaşında şehit düşünce Darüleytam'a yerleştiriliyor. Hırçın akan bir su gibiyken kendisi de yazdıkları da bu noktadan sonra yatağını bulup, çağlayarak akmaya devam ediyor. Kaçıyor, tutuklanıyor, sürülüyor, kitapları yasaklanıyor. "Tren" isimli şiiriyle hüküm bile giyiyor. Yazdıklarını kaybediyor kimi zaman. Tekrar yazıyor. Bastıramıyor.. Yok olmuyor, dağılmıyor, eksilmiyor her şeye rağmen. Ama yaşadığı yokluk, çaresizlik o kadar büyük o kadar büyük ki Savaş ve Açlar kitabı ortaya çıkıyor. 1.Dünya Savaşı yılları. Cephede değiliz belki, dekor başka, sahne başka ama savaş gümbür gümbür devriliyor bir neslin üzerine. Açlık, yokluk, korku, sıtma, bit, soğuk.. Bir ailenin iç yakan hikayesi, Hasan Izzettin Dinamo 'nun bizzat kendi hikayesi. Ikinci defa askere çağırılan, Allahuekber Dağlarında donarak şehit olan bir baba, on beş yaşında asker kaçağı diye alınıp götürülen bir abi, seferberlikte doğan küçük Sefer, çocuklarına kol kanat germeye çalışan bir anne, o annenin kendi gömdüğü küçük yavrusu, soğuk, açlık, açlık, açlık, açlık.. Inanılmaz bir dram. Inanılmaz olduğu kadar da gerçek. İçi acıyarak düşünüyor insan.. Gidenlerin yaşadıkları mı, kalanların mecburiyetleri mi daha zor? Hangisi? Ölüme namlunun ucunda yakalanmak mı, açlığın çaresizliğine direnmeye çalışarak yok olmak mı? Ama bir türlü karar veremiyor. Hepsine birden bir isyan yükseliyor yürekten. Işte tam o anda Yaşar Kemal yetişiyor imdada. Ne de güzel söylüyor; "Savaşı icat eden görmesin cennet. "... Keskin dilini teraziye vurmuş da yazmış sanki. Gramı gramına tartılmış gibi kelimeler. Eksiklik, yarımlık da yok; fazlalık, gereksizlik de. Yer yer manilerle zenginleştirdiği anlatım dilinde Trabzon ağzını kullanmış. Bunu yaparken ustaca ve doğal davranması, zengin ve köklü bir kültürü ifade etmesi açısından gayet başarılı bir kompozisyon oluşturmuş. Kişiler çok net çizgilerle tasvir edilmiş, toplumsal statü arka planda hep kendini göstermiş. Evet..Soğuk bir kış günü.. Bu karlı dağ, daha da heybetli görünüyor geceleri. Rüzgarı, suratımı hem kavuruyor hem donduruyor. "Açlık neyse de şu acı soğuk olmasaydı!" diye tekrarlıyorum içimden. Tuhaftır..daha da üşüyorum. Annesinin ölüm haberini alan bir çocuğun gözünden akan iki damla yaşla ısınıyorum sonra.. .
Savaş ve Açlar
OKUYACAKLARIMA EKLE
11
64
Liliyar
Güven'i inceledi.
800 syf.
"BENİM HÂLÂ UMUDUM VAR!"
"..boynuna sarılmak, öpmek öpmek, acıyan yaralarını göstermek, çektiklerini açık açık anlatmak ona, kapkara bir dünyaya birlikte sövmek onunla.." Bir Gün Tek Başına'dan... Güven 'den sonra benim için "O", kendisidir.. Abdulkadir Pirhasan..Vedat Türkali olmadan önceki adı. Yoksul bir ailenin son çocuğu, tek erkek evladı. Kız çocuklarının okutulmadığı bir aile görüşünün içinde yaşama gözünü açması, şanssızlığı; erkek olması belki de ilk şansıydı o zamanlar. Yine de kolay değildi onun için kitaplara ulaşmak. En sağlam sığınağı kütüphaneydi. Orada büyüttü içindeki kıvılcımı. Komünizmle de polisle de yolları ilk bu vesileyle kesişti. Zaten bizi biz yapan, bir yerlerde yolumuza çıkan insanlar ve onlarla birlikte şekillendirdiğimiz düşüncelerimiz değil midir? Küçük bir fidanın narin gövdesine yazılanların, o fidan koskoca bir ağaç olduğunda bile orada izinin kalması gibi.. Çok sevdiğim birçok büyük yazarla benzer olarak, mesela Yaşar Kemal, çıktığı yolda ilk adımlarını şiirleriyle attı. Onun en etkin yöntemi,gözlem yeteneğiydi kuşkusuz. O özledikçe, o düşündükçe, o inandığı kavgasını dillendirdikçe Türk edebiyatı kazandı. Kendi yolundan yürüdü hiç şaşmadan. O yol dikenli bir yoldu. Çokları geri döndüler. Bazıları güvenli patikalara saptılar. Bazıları korkutuldular, korktular. Yenilmişlik ve umutsuzluk onun yanına uğramadı hiç. Bu yüzden bastırmak bile zor oldu kaleminden çıkanları. Ve işte, kendi ağzından Vedat Türkali olma hikayesi; “Uzun yıllar önce Beyoğlu’nda yürürken Yaşar Kemal’le karşılaştığımı hatırlıyorum. Yaşar, ‘Bizim Abdülkadir yeni hapisten çıktı. İçeride sinemaya merak sarmış, senaryo yazmak istiyor.’ diyor. Benim telefonumu vermiş. Kadir Ağbi’nin telefonunu da bana veriyor. Hangimiz daha önce aradık hatırlamıyorum. Sonunda, sanırım bizim evde buluşuyoruz. Abdülkadir Demirkan ve eşi Merih Demirkan’la ilk karşılaşmamız böyle olmuştu. O yıllar sinemanın bereketli yılları, bol bol film çekiliyor. Kadir Ağbi’ye hemen bir senaryo işi ayarlıyorum ama isim sorunu var. Abdülkadir Demirkan imzalı bir senaryonun sansürden geçme şansı sıfır. Kadir Ağbi’yle isim aramaya başlıyoruz. Sonunda Kadir Ağbi, hepimizin heyecanla onayladığı Vedat Türkali adını buluyor ve Vedat Türkali ismi Kadir Ağbi’nin önce senaryoları, daha sonra da ‘Bir Gün Tek Başına’ romanıyla başlayıp gittikçe olgunlaşan edebiyatçı, romancı yanıyla ölümsüzlüğe kavuşuyor.’’ Evet..Vedat Türkali.. Kimi zaman iç çelişkilerimizin yakasına yapışıp insanı güneşli günler umuduna boğan, Türk edebiyatının tartışmasız en müstesna isimlerinden biri. Ben böyle direnen bir kalem daha görmedim. Bakan, gören, gördüklerini gösterebilmek için çırpınıp duran, bekleyen, pes etmeyen.. Temellerini 1956 yılında cezaevindeyken atmaya başladığı, on yıllık bir yazım sürecinin ardından uzun çabaların sonucunda buram buram emek kokan satırlar.. Düşünce aşamasından ta basılışına kadar, onun hayatının tam ortasında belki de onlarca yıl savrulup duran bir serüvendir Güven. Ikinci Dünya Savaşı yılları.. TKP ve tutuklamalar ekseninde karanlıklaştıkça karanlıklaşan bürokrasinin göbeğinde, 'savaşa nereden bakarsan ne görürsün 'ün kitabıdır. Ekonomik darboğaz, katılmadığımız halde bizi derinden sarsan bir savaş, Varlık Vergisi, Milli Koruma Kanunu,karne uygulamasının başlaması, kaosu sadece büyütmeye yarayan sözde savaş tedbirleri.. Eleştiren bir kalem, sağlam bir karakter tablosu, gerçekçi olduğu kadar en ince duyguyu bile es geçmeyen muazzam bir anlatım. Güven.. Arka fonda yeşertmeye çalıştığı tarih bilinci; Hitler, Stalin, Mussolini gibi liderlerin politik ifade tarzında kendini gösteriyor. Karakterler oldukça canlı ve kendi içlerinde mutlak bir tutarlılık sergiliyorlar. Tüccar Eşref 'ten terzi Nezahat 'a, Turgut 'tan Necla 'ya herbiri farklı görüşlere sahip insanlar oldukça başarılı ve gerçekçi bir şekilde hayat bulmuş. Gözaltılar, işkenceler, cinayetler ve MAH. Kitapta TKP'nin tarihsel sürecine ilişkin bolca bilgi mevcut. Bunun yanında aniden karşınıza Puşkin çıkarsa şaşırmayın örneğin. Ya da ne bileyim, Hasan İzzettin Dinamo. Eugene Onegin ya da Lermantov size bir göz kırpıp çekilebilir sahneden. Aydınlara da rastlayabilirsiniz bu kitapta, zifiri karanlığa gömülen örümcek beyinli insanlara da. O yüzden hayat kadar gerçek. O yüzden hayatın bir kesitinden çoook daha fazlası. Aslında Güven, birlik olabilmenin sesidir. Birleşince güçleneceğimizin ifadesidir. Turgut, Halil, Süreyya, Sahir, Nedret, Seher olup aramak da var aydınlıkları; Galip, Mithat, Sait ya da Nafi olup karanlıklara gömülmek de var. Bunun yanında aynı kavgaya gönül vermiş pekçok gerçek isme de rastlamak mümkün. Peki ya ararsınız, ararsınız, ararsınız da bulduğunuzu sandığınız anda avcunuzda dağılıverirse bulduğunuzu sandığınız? Güven, sadece bir kitap değil. Muhteşem bir arşiv niteliğinde. Dikkatli bakılırsa bugüne ya da bir on yıl öncesine bile yansıyan izdüşümleri batıyor gözünüze. Yazar, farklı karakterlerin ağzından monolog bir anlatım kullanıyor. Diyaloglar var ama özellikle uzak durulmuş gibi. Ben anlatıcıyla devam ederken aniden Tanrı anlatıcıya geçişlerin yapılması bile göze batmayacak derecede ustaca. Ayrıca edebiyat öğretmeni olduğunu da belirtmek isterim. Kitabın, yoğun ve açık bir şekilde cinsellik içerdiği ve bazı çevrelerce bunun rahatsız edici olduğu düşünülse de bana kesinlikle fazla gelmedi. Her şeyden önemlisi, bütünün doğallığının asla önüne geçmedi. Ayrıca hiç tanışma fırsatı bulamadığı Nazım Hikmet ve şiirleri kitapta yoğun bir şekilde boy gösteriyor. Gizli gizli okunuyor hepsi de. Bütün arayış bu şekilde başlıyor aslında. Kavgayı, umudu, aşkı, direnmeyi, inanmayı, nefreti, devrimi.. Içinde yitip gittiklerimizi, Bulma hayallerimizi, Arama cesaretimizi, Sorguladıklarımızı, Inandıklarımızı, Baş koyduklarımızı.. GÜVEN 'i ondan daha güzel HİÇ KİMSE anlatamazdı.. Onu nasıl anlatabilirim size.. Rıfat Ilgaz 'la Gar Yayınlarını kurmasından mı bahsetmeliyim.. Yoksa senaristliğinden, yönetmenliğinden mi.. Aldığı ödüllerden mi.. Ya da hapishane günlerinden mi?.. Hayır hayır.. Istanbul desem hepiniz hatırlarsınız. Ilk defa Arif Damar tarafından bir işçi sendikası toplantısında okunan, hepimizin bildiği o muhteşem şiirinden bahsetmeliyim. Ya da boşverin yazdıklarımı... Gözlerinizi kapatıp dinleyin sadece.. youtu.be/6IOT3j_Xk10 Keyifli okumalar. :))
Güven
9.3/10
· 545 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
17
90
Liliyar
Dün Görüşürüz'ü inceledi.
168 syf.
"DOĞRU HAYATI BULDUĞUNDA , DÜNE GİDİŞ SONA ERER. "
Çoğumuz, dünün pişmanlıklarıyla yarının belirsizliği arasında sıkışıp kalarak bugünümüzü heba ederiz. Umutla hezeyanın savaşıdır bu. Yenilirsek kendimize yeniliriz. Binlerce ihtimal, bir o kadar da planımız vardır yarına dair. Geçmişin keşkeleri inancın alevini söndürmek için uğraşıp dursa da, kayıp anahtar, sadece bu anda gizlidir. Öyle ya, geçmişe dönemeyiz değil mi? Peki ya, yanıldıysak, her sabah bir önceki güne uyanıyorsak örneğin. :) Kitabın kurgusu bu tema üzerine kurulmuş. Altay'ın her sabah bir önceki güne uyanışı ve onun bunu farketmeden önceki şaşkınlığı gayet güzel bir dille anlatılmış. Defalarca kahkaha atmama sebep olan bu durumun doğallığını çok sevdim. Bir taraftan da birlikte yaşadığımız, aynı ortamı paylaştığımız insanlarla iletişim kurarken, zihnimizden geçirdiklerimizle ifade ettiklerimiz arasındaki uçurum, düşündürdü beni. Katlanmak zorunda kalmak, yıkmamak için hissizleşmek, vurdumduymazlaşmak, belki de hepimizin en azından bir süre tecrübe etmek zorunda kaldığımız tatsız bir gerçek olsa gerek. Yarın ne yaşayacağımızı bilerek geçmişe gitmek fikri, büyük bir çaresizlik hissi uyandırdı bende. Bazı hataların telafi edilebilirliğinden ziyade, tek hoşuma giden tarafı, kaybettiğimiz, sonsuzluğa uğurladığımız ve çok özlediğimiz insanları bir daha görebilme ihtimalimiz oldu. Kurgu masalsı olsa da, birbirinden farklı iki gerçekliğin aynı zaman diliminde kesişmesi gibi, yakalanan ufak detayları okumayı sevdim. Yazarın dilinin akıcı olduğu bir gerçek ama ben, kendi adıma, beni zorlayan bir derinlik hissini yaşamayı da gerçekten isterdim. Genel itibariyle keyifliydi ama nedense kahramanların isimleri konusunda, ki bunu daha önceki bir kitabında da yaşamıştım, bariz bir zorlama seziyorum. Tam olarak ifade edemediğim bu durum, karakterlerle aramı bayağı açıyor doğrusu. Altay isminin, Altay Spor 'a bağlandığı kısmı okumak hoşuma gitmedi örneğin. Sonuç olarak eğlenceli bir okuma, sıradışı bir fikirdi. Anladığım kadarıyla "Dün görüşürüz." demek de, düne çakılıp kalmak da yıpratıcı şeyler. Bugünün kıymetini bilmek dileğiyle..
Dün Görüşürüz
OKUYACAKLARIMA EKLE
4
32
Liliyar
Ölümün Ağzı'ı inceledi.
176 syf.
"CHOPIN'IN MATEM MARŞINI ÇALSIN ORKESTRA!"
"Alo, alo? Duyuyor musun?" "Duyuyorum." "Neyin sesi bu?" "Yağan karın?" "Hayır. " "Büyüyen çiçeğin?" "Hayır. " Bu; açlığın, aşağılanmanın, zorbalığın, dayağın, kirin, bitin, kömür isinin, hatta ölümün sesi. Yer Zonguldak. Ikinci Dünya Savaşı yılları. Insanların belini büken bir kabus, 'mükellefiyet' kisvesinde, zaten zor nefes alan bir halkın boğazında düğümleniyor. 28 Şubat 1940.. Milli Koruma Kanunu kapsamında çıkarılan mükellefiyet yasası. Insanlar köylerinden, evlerinden zorla sökülüp alındılar. Su yoktu, banyo yapmak yoktu, yiyecek yoktu. Çalışamayacak duruma geldiklerinde bir eşeğe bindirip köylerine gönderilirlerdi. Onun dışında hiçbir mazeret dikkate alınmazdı. Bir yanda tarihin gizli kahramanları, çocuk işçiler, fakirlik, karaborsa, açlık ve hastalık.. Diğer yanda sözde demokrasi, özgürlük, halkçılık.. Mükellefiyet, sorumluluk. Yani? Mecburiyet. Yani? Zorla, istesen de istemesen de, dipçik gölgesinde, kömür madenlerinde, çok kötü şartlarda çalışacaksın. Ölebilirsin, sakat kalabilirsin, onurunun içine edebilirler, şartlar berbat olabilir. Dışarıda kıyamet gibi bir savaş var, kömür üretimi durmamalı ama nasılı pek de mühim değil. Emek mi, emekçi mi..o konuya girmeye bile gerek yok. Bu öyle bir çaresizlik ki, ocağa girmemek için sağ elinin baş parmaklarını kestirenler var. Gerisini varın siz düşünün.. Paran mı var? Işte o zaman başka. Alırsın kapı gibi bir rapor, madene bile girmezsin. Mükellef memurları bırakırlar peşini. Binlerce onurlu ama çaresiz maden işçisini, yüzlerce maden şehidini, yüreğinde dal kıpırdamadan izlersin uzaktan uzağa.. Bu kitapla 1980 TDK roman ödülünü alan İrfan Yalçın'ı bu kadar geç tanımanın hüznüyle beraber, onu anlamanın zevkini harmanladım. Duru anlatımına keskin kaleminin gölgesi düşen yazarı okurken; yer yer, halkçılık, demokratlık kavramlarını ve tarihi sorgulatan satırların arasına sıkışıp kaldım. Ölmenin yaşamaktan daha çok arzu edildiği, umutsuz bir iklimden, yüreğinizi lime lime doğrayacak bir hikaye..
Ölümün Ağzı
OKUYACAKLARIMA EKLE
10
60