Aşk ulaşamayacağın birini abartarak, onun kafandaki ideal kişi olduğunu sanarak tutkuyla bağlanmaktır. Aradaki engeller ne kadar artarsa bu yanılsama o kadar tutkulu olacaktır.
Peki, tanrıların ne çıkarı vardı insanların bu kadar acı çekmesinden, ölmesinden, sakatlanmasından, evinden yurdundan olmasından? Kulları ölürse onlara kim görkemli tapınaklar yapacak, kim değerli hediyeler sunacak, kim tören düzenleyecek, kim yakaracak, kim dua edecekti ? Yoksa bu vahşetin nedeni tanrılar değil insanlar mıydı? Öldürme, ele geçirme, yok etme buyruğunu krallar vermişti ama katliamı yapanlar, el ayak kesenler, göz çıkaranlar ev yakanlar halktı, kölelerdi. Güçlü bir öldürme güdüsü, yıkma dürtüsü, yok etme duygusu olmasa bu vahşeti gerçekleştiremezlerdi. Yoksa kralıyla, soylusuyla, halkıyla, kölesiyle vahşet biz insanların içinde miydi ?
Tanrıların gazabından korkun diye bizi uyarmıyorlar mıydı? Bizim tanrılarımız korkunçtu, acımasızdı, tıpkı Asurlularınki gibi, tıpkı Urartularınki, tıpkı Frigyalılarınki, tıpkı tanımadığım bütün ülkelerinki gibi...Onlar üzerimize yıldırımlar yağdırabilir, bizi hiç sönmeyen ateşlerinde yakabilirler, bizi hastalıklarla kırabilir, açlıkla terbiye edebilirlerdi. Onlar güçlüydü, onların gazaplarından korkmak gerekirdi.
Derinden bir bakış,şefkatli bir dokunuş, içten bir fısıltı, tatlı bir gülümseyiş, ham meyvenin ağzımızda bıraktığı tat, çorak topraklarda açan narin çiçekler gibi yaşamamız gerektiğini kanıtlayan o kadar çok işaret vardı ki yeryüzünde. Zalimliklere, kötülüklere bakıp küsmek kendi kendimize haksızlık olurdu.