Hayatın sürekli kendisini yenileyen o sonsuz mucizelerinden birine yakın hissetti kendisini; bu mucize, çocukların kadınlardaki iyiliği, şefkati, fedakârlığı ortaya çıkarması ve sonrasında bu duyguların kadınlardan çocuklarına geçmesiydi; kadından çocuğa, çocuktan tekrar kadına geçen, hiç kesilmeyen, sürekli devam eden bir döngü; böylece kadın kendi çocukluğunu asla kaybetmiyor, aksine iki kez yaşıyordu, hem kendi içinde hem de karşılaştığı her insanda yaşıyordu.
Lakin şu mektep kokusu yok mu? Onu çocukluğunun rüyasına çekiyordu. Bu nasıl koku ya Rabbi! Kitap, ümit, düşünce, arkadaşlık sanki bir kabın içinde bir arada ezilmiş de havaya serpilmişti. Ana kucağı, düşünme gururu, Allah sevgisi hep onda birleşmişlerdi. Bir müddet doyamadan teneffüs ettiği bu mukaddes koku, onu farkında olmadan maziye çekti.
Bağrışmaları sokaklarda yankılanıyordu; ama yoldan geçenlerin sesleri de aynı seviyede olduğundan, onların bu öfkeli hali doğal karşılanıyor ve pek dikkat çekmiyordu. Bu şartlarda, sakin bir insan, anormal bir yaratık gibi görülebilirdi.
Şimdi düşünüyorum ki, hayatta bu ıstıraplı ve şefkatsiz mazilerin yitip gitmesinden doğan ne garip bir hiçlik; yok olmaya can atan ve hayal dolu ne tuhaf bir beyhudelik, ne belirsiz, ne esrarlı bir sürat var!