Mertcan profil resmi
Kalender meşrep
Kimya
25 Ağustos 2000
Erkek
4050 okur puanı
16 Eyl 2019 tarihinde katıldı.
  • 226 syf.
    Merhabalaarrr, nasılsınız bakim? İyi olun iyi; hayat kötü olmaya zaman bırakmayacak kadar kısa. Sevin, sevilin ve incelememi okuyun :))

    Sabahattin Ali hayranlığımı romancı, öykücü ve şair Sabahattin Ali'yi tanıdıktan sonra bir de gazeteci Sabahattin Ali'yi tanıyarak taçlandırdım. (Külliyatını okuduğum ilk yazar oldu kendisi. Şimdi yerini nasıl doldurcam acaba...)

    Edebiyatımızın demirbaşlarından olan Sabahattin Ali bu kitabında, kalemi keskin, söylediklerinin her zaman arkasında, yazılarını kimseye dalkavukluk etmek için kullanmayan Sabahattin Ali olarak, gazeteci kimliğiyle, çıkıyor karşımıza...

    Kitabın ismi neden "Markopaşa" ve "Ötekiler"?
    Çünkü Sabahattin Ali 25 Kasım 1946'ya kadar hiç siyasi yazı yazmamış. Farklı dergilerde (Resimli Ay, Varlık, Ulus...) edebiyattan, sanattan, bazı kitap eleştirilerinden bahsetmiş. Bunların hepsini "Ötekiler" adı altında toplamışlar.
    Hatta adını bile duymadığım kitapları öğrendim, hemen okuma listeme aldım. Eminim siz de bu yönden faydalanırsınız. .

    25 Kasım 1946'da ise o ünlü, devletin sürekli kapattırmaya çalıştığı, yazarlarını hapse attığı "Markopaşa" çıkıyor. Bu yazıları eskilerinden farklı olarak ince dokundurmalarla tam bir siyasi mizah yazıları.

    Köy Enstitüleri mevzusu mu dersiniz, yabancı sermayenin ülkeye girişi mi dersiniz, basın özgürlüğüne kelepçe vurulması mı dersiniz...
    İşte bir ülkenin hem doğuşuna hem de Atatürk'ün ölümünden sonraki Türkiye'nin haline şahit olan bir yazar: Sabahattin Ali

    Gerçekleri sözünü sakınmadan tek tek yazan; halka anlatmaya, halkı aydınlatmaya çalıştığı için devlet eliyle öldürülen bir yazar var karşımızda...


    Markopaşa,
    İlk sayısı 25 Kasım 1946'da çıkan "Haftalık siyasi mizah gazetesi"dir. Sahibi ve yazıişleri müdürlüğünde sırasıyla şu imzalar yer alır: Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Mücap Nedim Ofluoğlu, Mustafa Uykusuz.
    Markopaşa'nın ilk sayısında amacı şöyle açıklanır: "Maksadımız, sadece gülmek için gülmek değildir. Gülmek, düşünmek ve faydalı olmaktır." (Syf. 202)

    Markopaşa, Merhumpaşa, Malumpaşa, Alibaba, Yedi Sekiz Paşa, Medet... Sahip ve yöneticileri haksız yere gözaltına alındılar, tutuklandılar, tehdit edildiler, hapis cezalarına çarptırıldılar... Ama onlar yılmadı, halkı aydınlatmak için kalemlerini bir meşale gibi kullanarak "sadece hakikat"i yazdılar, kimseye dalkavukluk etmediler...
    Sabahattin Ali , Aziz Nesin , Rıfat Ilgaz ....
    Bu vesileyle saygı, sevgi ve rahmetle anıyorum.


    Sabahattin Ali'nin öldürülmesiyle ilgili bir paragraf ve bu konuyla ilgili kitaplar da yer alıyor kitabın son sayfalarında. Bakalım:

    Sabahattin Ali'nin öldürülmesiyle ilgili olarak çeşitli yayınlar yapılmış, birtakım varsayımlar ortaya atılmıştır. Bizce son yılların en önemli tanıklığı, Samet Ağaoğlu'nun -ölümünden sonra 1992'de yayımlanan- Siyasi Günlük 'üdür. Ağaoğlu, notlarının yer aldığı küçük cep defterlerinden birine, 14 Ocak 1949'ta eski harflerle şunları yazmıştır: "Dün Menderes, Sabahattin Ali'nin hükümet tarafından öldürüldüğünü, hadisenin on gün kadar evvel olduğunu, hükümetin bu işi nasıl meydana çıkaracağını çok düşündüğünü anlattı." Buradaki "on gün"ün "on ay" diye düzeltilmesi gerekir. (Syf. 208)


    Sabahattin Ali'yi benim kadar sevenler de varsa şu kitabı da önermek istiyorum onlara: Yeşil Mürekkep
    Bu kitapta Sabahattin Ali'nin hayat hikayesi çok etkileyici bir dille aktarılmış okura. Tavsiyemdir.

    Okuduğunuz için teşekkürler.
    Dilerim motorları maviliklere süreceğimiz günleri görebiliriz artık.

    Sağlıcakla kalın
  • 544 syf.
    Selam millet. Keyifler nasıl? "Bu yine inceleme yazdığını sanarak ne yazmış bir bakalım hele!" diyenler toplaşsın bakalım, okuyalım :))

    Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa ile aynı satırları okumak bana büyük zevk veriyor. Onunla aynı hissi yaşadım mı acaba? O da burada güldü mü? Altını çizdiğimiz yerler aynı mıdır? Çalıkuşu'da bunlardan birisi... Atatürk'te olduğu gibi bende de ayrı bir yer edindi bu kitap...

    Haydi kitaba geçelim madem :)

    Çalıkuşu...
    İpek böceği...
    Gülbeşeker...
    Ah Feridecik... Ne yaptın sen böyle?! Darmaduman oldum... Bu nasıl bir aşk böyle Sayın Güntekin?

    Kitabın dili oldukça sade ve bu insanı daha bir içine çekiyor. Adeta tek solukta okuyup bitireceğiniz bir eser. Hatta bitirmek istemeyip bilerek yavaşlayacağınız noktalar da olacaktır eminim :) Bitince içimizde burukluk bırakan kitaplardan...



    İnsan, Leyla ile Mecnun'u, Anna ile Vronsky'i, Feride ile Kâmran'ı görünce "Ben aşık oldum!" demeye utanır. Yani açıkçası ben utanırım - ki bu zamana kadar da hiç demedim. Çünkü bu insanlara saygısızlık şimdinin aşk dediği şeyler.

    Aşık oldum, derler, üç gün sonra ayrılırlar. Üstüne üstlük bir de terk edilmiş ergen sözleri kaplar sosyal medya duvarlarını... Arkadaşlar üzülerek söylüyorum ki - genelleme yapacağım - sizin yaşadığınız aşk değil. Aşkı böyle kirletmeye hakkınız yok!
    Acilen Çalıkuşu'nu alıp okumak zorundasınız! O zaman kendinizden utanacaksınız... Feride'nin yaşadıklarının binde birini yaşadınız mı? Sorun bakalım kendinize: O insanı on sene sonra görseniz tanıyabilecek ve aynı hisleri koruyabilecek misiniz? Siz bir hafta sonra unutacağınız şeylere aşk diyorsunuz. Kusura bakmayın bu aşk değil!

    Kitap Feride hanım kızımızın günlüğü şeklinde. Okurken Feride ile gülüp Feride ile ağlıyor, Feride ile çocuklaşıp Feride ile utanıyoruz... Öyle naif bir eser ki kitabımı kütüphaneye değil de böyle pamuklara sarıp başucuma koyasım geliyor.

    "Ne acayip mahluksun sen Feride!"


    Elalem diye bir etken var hayatımızda. Özellikle kadınların daha çok kafaya taktığı ya da takması gerektiği - şartlar o zaman da böyleymiş, şimdi de...
    Ali Rıza Bey'in kızı şu köşede şununla konuşuyordu...
    Mehmet Bey'in torununu bakkal çırağından ekmek alırken görmüşler...
    Evde kalacaksın, ne zaman evleniyorsun?
    SİZE NE??

    Feride'de bu elalem denen iğrenç ötesi etkenden dolayı bir ağacın düşen yaprağı gibi rotasız sürükleniyor kasabadan kasabaya....
    23 yaşında, gencecik, güzel mi güzel bir muallime olan Feride her kasabada iftiraya uğruyor. İftiraya uğradığı için aynı yerde kalmaktan utanıyor ve başka yere atanmasını istiyor... Görüyorsunuz değil mi? Bir iftira insanın hayatında nelere mal oluyor. Söz söylemeden önce bin kere düşünün. Sizin bir insanı iftira ile yerinden etmeye ne hakkınız var?!

    Gitmek zorunda kalıyor çünkü gönlündeki Kâmran aşkı hâlâ ilk günkü kadar taze ve başkasıyla evlenmek istemiyor. Bekâr olduğu için de iftiralar daha da artıyor. Bakkaldan ekmek almaya gitse bakkalın çırağıyla adı çıkıyor. KADIN OLMAK NE ZOR İŞ BU ÜLKEDE!

    Kitabımızda Doktor Hayrullah Bey diye, nasıl desem, sıcacık bir insan var. İnsana dünyada hâlâ iyi insanların da olduğunu hatırlatan bir karakter. Hâlâ yüreğiyle, beyniyle düşünen insanların olduğunu ispat eden bir beyefendi. Ana karakter olmasa da bu güzel insanı yazmadan edemeyecektim.


    İnceleme benzerimsi yazımın sonuna gelmiş bulunmaktayız. Okuduğunuz için teşekkürler.
    Ha unutmadan tekrar hatırlatayım;
    Sizin yaşadığınız aşk değil depresif liseli ergenler! Alın okuyun şu kitabı!

    İyi günler efem :))
  • 79 syf.
    Kiminin keşfetini, kiminin ana sayfasını işgal etmeye geldim... Nasılsınız efendim? Bizler iyiyiz çok şükür. Uzatmadan geçelim mi kitaba?


    Tam olarak bir inceleme gözüyle değil de kitaptaki konudan da yola çıkarak ufak bir beyin jimnastiği yapma gözüyle okunursa daha faydalı olur. :)
    Bu sefer böyle yazmak istedim canım ne var yani..

    Kitap zaten kısa, 1 günlük bir roman olduğu için ne desem spoiler gibi olacak. O yüzden içeriğe hiç girmemeyi tercih ettim bu sefer.


    Kuşlar da Gitti...
    Ne anlıyorsunuz bundan?
    Kuşlar 'da'... Nereye gittiler? Neden gittiler? Ve özellikle neden kuşlar?


    Geçmiş zaman İstanbul'unu filmlerden, belgesellerden gördüm. Hani bir ağaç vardı, Cüneyt Arkın ile Fatma Girik çevresinde koşuşturmacılık oynarlardı. Hatırladınız mı? Heh işte o zamanlar İstanbul'da o ağaçlardan, çiçekten, böcekten çooook vardı çoook...
    Haliyle kuşlar da vardı. İnsanın gerçekten insan olduğu zamanlar... İnsanlık, vicdan, merhamet henüz kayıplara karışmamıştı... O zamanları yaşayan büyüklerim bir yandan çok şanslılar, öte yandan ise çok şanssız... Şanslılar çünkü o günleri gördüler, şanssızlar çünkü o günlerden sonra bugünleri de gördüler... Ama biz Z kuşağı olarak o günleri sadece filmlerden, dizilerden biliyoruz. Elbette özlemini çekeriz, keşke öyle olsa şimdi de deriz, ama yaşayanlar kadar olmaz..

    Yaşar Kemal, bu kitabında tam olarak o dönemlerin İstanbul'unu ve daha sonra ki İstanbul'u... Kirli, pis, gökdelenlerin yükseldiği İstanbul'u,
    Ağacın, yeşilin olmadığı İstanbul'u,
    Kuşların konacak yer bulamayıp terk ettiği İstanbul'u,
    İnsanlığın, vicdanın bir rafa kaldırılıp tozlandığı İstanbul'u anlatıp ne denli değiştiğini yüzümüze vuruyor.
    Bu hangi olayla, hangi tarihte böyle değişti? Belirli bir şey var mı yoksa zamanla mı oldu bu değişiklik?
    Ve en önemlisi: Neden oldu?
    İnsanlar birbirini sevmeyi, saymayı neden unuttular?

    Kuşlar gittiği için mi böyle oldu yoksa böyle olduğu için mi gitti kuşlar?

    Zaman geçtikçe insanın para hırsı artmış, her yer benim olsun, her şey benim olsun demeye başlamış. Her yere koca koca binalar dikmiş...

    Eskiden ağacın olduğu yerde şimdi gökdelen uzanıyor. Kuş aranan gözlerle gökte uçarken aşağıya bakıyor, geçen sene gelip yuva yaptığı çınar ağacını arıyor besbelli. Ama yok! Nereye gitti?!
    Şimdi kuşlar gitmesin de ne yapsınlar? Geçmiş zamanda İstanbul'da kartal bile varmış biliyor muydunuz? Hatta geçmişte okuduğum bir yazıya göre, Mustafa Kemal İstanbul, Beylikdüzü'nde bıldırcın avlamış... Beylikdüzü'nde! Bıldırcın!


    "Kuşlar unutkan olur, yeniden gelecekler!"

    Gelecekler mi sahiden Yaşar Amca? Motorları maviliklere sürecek miyiz Nâzım Amca? Ne zaman insanlık yeniden hatırlanacak? Ne zaman dünya gerçekten yaşanılır bir yer olacak?


    Kuşların yeniden gelmesi ve bir gün motorları maviliklere sürebilme temennisiyle bitiriyorum yazımı.

    Teşekkürler. Keyifli okumalar!
  • 356 syf.
    Selam herkeseee. Keyifler nasıl? Umuyorum iyisinizdir efemm...

    Baktım ki kitabın incelemesi yok. "Aman ya Rebbim!" dedim. "Bu kitaba bir inceleme şart." "Mertcan," dedim. "Bu işi yapsan yapsan sen yaparsın." :)) Bu meşakkatli görev için sıvadım kolları. Bakalım iyi mi ettik, kötü mü ettik :))

    Ben öncelikle yazar hakkında yazmak istiyorum, çünkü pek okunan, bilinen bir yazar değil. Tanıtmak istedim biraz.
    1929, Burdur doğumlu. Köy Enstitüleri mezunu bir öğretmen. Onlarca romanı ve öykü kitapları var. Toplumsal gerçekçi bir dil ile, yalın ve köy ağzı kullanarak sistemin bozukluklarını anlatıyor.

    Demokrat Parti iktidarında açığa alınıyor.. Öğretmenlik yapamadım bari kitap yazayım diyor, ilk romanı "Yılanların Öcü" nedeniyle kovuşturma açılıyor. Kitap yazdırmıyorsunuz bari sendika başkanlığı yapayım diyor, Türkiye geneli öğretmenlerin katıldığı 1969 boykotuna katılıyor. Bir kez daha açığa alınıyor... 12 Mart 1971 askeri darbesinden sonra uzun süre cezaevinde tutuklu kalıyor. 1977'den 1999 vefatına kadar Almanya'da yaşıyor. Ziyaret etmek isteyenler için mezarı, Zincirlikuyu Mezarlığı'nda...


    Kitaba geçecek olursak, kitap cezaevi öykülerinden oluşuyor. Bir koğuştaki insanların yaşam öyküleri, neden ve nasıl içeri düştükleri gerçekçi, yalın bir dil ile anlatılıyor. Fakir Baykurt bu kitabında hukuk, adalet ve cezaevleri sisteminin bozukluğunu, toplumsal gerçekçi bir yazar olarak eleştiriyor. (E eleştiren bir aydın olduğu için de açığa alınıyor, cezaevlerinde yıllar geçiriyor tabii...) Aydınları sürgün eden, cezaevine tıkan bu sisteme karşı eleştirel bakış açısıyla yazıyor öykülerini.

    Hemen burada birkaç kelam etmek istiyorum izninizle,
    Bu topraklar nedendir bilinmez aydınına, okuyana sürekli hor davranıyor, işkencelere maruz bırakıyor, sürgün ediyor, cezaevlerine atıyor. Bu mesele bence zihniyet meselesi. Zihniyetin değişmesi lazım. Ben okuyorum, duyuyorum her yerde: Okuyana, icat edene karşı söylenen sözler var: "Eski köye yeni âdet..." "Başımıza iş mi açacaksın?" Çıkın şu geri kafadan be! Uçaklar uçuyor, insanlar dünyanın öbür ucundaki insanlarla konuşuyor, uzaya yeni koloni kurmaktan bahsediyor.
    Biz...
    Neyse kitaba geri dönelim :))

    Beni en etkileyen öyküsü, son öyküsü olan "Mühür" oldu. İnsanın dışarıda gülse de içinde aslında nasıl ateşler yandığını, nasıl fırtınalar koptuğunu anlatan bir hikayeydi. İnsanlara karşı önyargı ile davranmayı kötüleyen bir hikayeydi. İnsanlığın en büyük sorunu da bu: ÖNYARGI. Önyargılarımızdan kurtulsak belki de bu dünya daha da yaşanabilir bir dünya olacak. Bir gün insanlık bunu başarabilecek mi acaba..?

    Yazarın dilinden bahsetmek istiyorum biraz. Çünkü bunu sorun edenler var aramızda, elbette ki düşüncelerine saygı duyuyoruz.
    Her kitabında mı böyle bilmiyorum ancak bu kitapta küfüre, köy ağzına epey doyuyorsunuz :) Kimi okurlar bu tarz kitap okumadıkları, sevmedikleri için uyarı niteliğinde eklemek istedim.


    Fakir Baykurt ile tanışma kitabım "İçerdeki Oğul" oldu. İyi ki de olmuş. İyi ki de tanışmışım bu güzel yazar ile. Diğer kitaplarını da hemen alıp okumak istiyorum. Değerinin bilinmesi temennisi ile bitiriyorum incelememi...


    Keyifli okumalar. Bol kitaplı günler efendim!
  • 192 syf.
    Selamlaaaar yine ben :))
    Bu kitabı okumaya karar verişimin ilk ve en önemli sebebi Oğuz Atay 'ın bu eserden etkilenerek koskoca bir Tutunamayanlar yaratmasını öğrenmemdi. İsterseniz bununla başlayalım:

    Oğuz Atay'ın bitmeyen eseri Tutunamayanlar'ı, Aylak Adam'da geçen bir pasajdan esinlenerek yazmış olması ufkunuzu açabilir. 10-15 cümlelik bir pasajdan, 700 sayfalık bir roman yontmak eminim Michelangelo için bile zor bir heykel olurdu.

    Oğuz Atay roman bittikten sonra, ilk olarak Aylak Adam'ın yazarı olan Yusuf Atılgan'a göndermiş kitabı. Yusuf Atılgan bir dönüş yapmayınca kırılmış haliyle, çünkü kendi yazdığı bir pasajdan 700 sayfalık bir dünya sunmuş Yusuf Atılgan'a ve hiçbir geri dönüş alamamış. Yakın çevresindeki bir arkadaşına "Kitabımla ilgilenmedi," demiş.

    Tabi Yusuf Atılgan bunu Oğuz Atay'ın vefatının ardından öğreniyor:

    "Tutunamayanlar'ı çok beğenmiştim ama böyle bir kitabı yazan birinin benim yorumuma ihtiyacı olmadığını düşünmüştüm. Keşke hayatta olsaydı da bunu kendisine söyleyebilseydim" demiş sonrasında.

    (Oğuz Atay 1977'de, Yusuf Atılgan 1989'da vefat etti.)

    EDEBİYAT TARİHİNE UNUTULMAYACAK BİR İZ BIRAKAN TUTUNAMAYANLAR'IN İLHAM KAYNAĞI OLAN O PASAJ:

    “Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur, kimi müdürlüğüne, kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, “- Veli ağanın öküzleri gibi öküz yoktur," demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!” Sayfa: 183.


    Kitap gerçekten Tutunamayanlar'ı aratmadı bana. Günlük bölümü olsun, iç konuşmalar olsun... Her ne kadar 190 sayfa olsa da dolu dolu bir 190 sayfaydı. Lezzeti çok farklı, hazmetmesi zamanla olacak bir eser. Dili sade ve yalınlıktan hayli uzak, insan psikolojisini ilmek ilmek işleyen bir yapıt. Bu psikolojik travmaları kaldırabilecek gücünüz varsa okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Peyami Safa (Server Bedi) , Oğuz Atay okuyanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır.

    Aylak Adam sizi insanları daha derinden görmeye itecek, her insana belki de derinde yaşadığı acısı vardır diye farklı gözle bakacaksınız...

    Keyifli okumalar!
  • 335 syf.
    İncelememe başlamadan önce şu alıntıyı okumanızı ve ona göre devam etmenizi öneriyorum. Zira bu kitap tam olarak böyle bir kitap :) #53395934 Bu riske girmek istemeyen şu an bırakabilir incelemeyi okumayı. :))


    Şimdi kalanlar az beri gelsin bakalım. Söyleyecek iki çift sözüm var. Başlayalım incelememize :))

    Kitap okuduğum ilk felsefe kitabıydı ve her felsefe kitabı bu derece güzel ve etkileyiciyse gerçekten geç kaldığım için üzülürüm. Artık kitabın beni ne kadar etkilediğini siz düşünün. :)

    "Ne önemi var ki benim aklımın? Bir aslanın yiyeceğini araması gibi arıyor mu bilgiyi?" Sayfa:7

    Zerdüşt denen zat mağarasında inzivaya çekilmiş bir haldeyken başlıyor kitap. Yıllarca mağarada kalıp Üstinsan denen bir varlığa ulaşmaya çalışıyor...

    Mağarasından insanların arasına indiğinde insanları nasıl tanımladığından bir kaç örnek verelim:
    Ama insanların arasında her türlü konuşma boşuna! Orada unutmak ve önünden geçip gitmektir bilgelik.
    Her şey konuşur onlarda. Her şeyin cılkı çıkarılır konuşa konuşa . Her şey ifşa edilir. Sayfa: 184


    Nietzsche, yer yer öğüt veriyor : #59164086
    (Sadece bir aptal sürekli taşlara ya da insanlara takılır.) Yani bir nevi "Carpe Diem" demek de değil midir bu? İnsanların ağzı torba değil ki büzesin derler büyüklerimiz. Ne de güzel sözdür, insanların ne dediğine hiç takılmayın. Dilediğiniz gibi yaşayın çünkü dünyaya sadece bir kez geleceksiniz.

    Yer yer düşündürüyor: #59353798 (Kendini görmemeyi öğrenmek gerekir, çok şey görmek için.) Herkes farklı anlam çıkarabilir, iki ucu açık cümle. Benim düşüncem ise; insanın bir amaca ulaşabilmesi için kendinden feda etmesi gerektiğidir. Sonuçta otura otura anca bi tarafınızı büyütürsünüz. :D

    Yer yer güldürüyor: #59415996 (Mutluluk peşimden geliyor. Çünkü ben kadınların arkasından koşmuyorum. Ama yine de kadın, mutluluktur.)

    Bu adam kitap boyunca ne varsa her şeye boş dedi ve öldürdü. Bedeni, ruhu, sonra Tanrı'yı... Çağımız ergenleri acaba filozof mu diye düşündüm bir ara. Çünkü biliyorsunuz çok isyankar oluyorlar, "hayat boş, lanet olsun böyle dünya, beni kimse anlamıyor, vs.vs.vs.." gibi cümleler kuruyorlar. :)

    Tanrıyı öldürdü demiştik, yetmedi bir de arkasından konuşuyor. Bakınız;
    "Anlaşılmazdı da aynı zamanda. Neden öfkelendi ki bize, o burnundan soluyan, onu kötü anladık diye! Kendisi niye daha açık konuşmadı ki bizimle?
    Sorun bizim kulaklarımızdaysa, neden kendisini kötü işiten kulaklar verdi ki bize? Kulaklarımızda çamur varsa, pekâlâ! Kim koydu o çamuru oraya?
    Bir çok şeyi başaramadı bu çömlekçi, işini hakkıyla öğrenememişti! Başaramayışının intikamını çömleklerinden ve yarattıklarından alması - iyi beğeniyle çelişen bir günahtı bu. Sayfa:264

    Burada incelememi sonlandırıyorum müsadenizle. Kitap ile ilgili naçizane düşüncelerimdi. Okuduğunuz için teşekkürleeeerr...

    Ha bu arada iyi uyumak isteyenler, uyku problemi olanlar Nietzsche'ye kulak verin hele, anlatıyor işin sırrını:
    Günde on kez yenmelisin kendini: bu iyi bir yorgunluk verir ve ruhuna afyon gibi gelir.
    Günde on kez yeniden barışmalısın kendinle; çünkü kendini yenmek burukluk yaratır ve kötü uyur barışık olmayan.
    On hakikat bulmalısın günde: yoksa gece de ararsın hakikati ve aç kalır ruhun.
    Günde on kez gülmelisin ve neşeli olmalısın: yoksa gece rahatsız eder seni miden, bu dert küpü. Sayfa:22
  • 112 syf.
    "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum"

    Kitabın ilk cümlesiyle başlayalım incelememize. İlk cümleyi okur okumaz hafif irkildim. İnsan nasıl olurdu da anasının öldüğü günü hatırlamazdı? Bu ne vurdumduymazlıktı böyle?


    Acaba ne yaşadı da böyle oldu bu adam merakıyla okudum kitabı. Yani insan neden hayattan bu derece soyutlanır ki? İnsanoğlu sevmeye, sevilmeye, iletişime ihtiyacı olan bir varlık. Meursault denen zat ise adeta kendini 'koyuvermiş'.


    Kitaptaki karakterimiz Meursault, hayatın boş olduğu iddiasında olan bir adam. #59081950

    Hani hepimiz az biraz üşengecizdir. Elbette bir şeyi yapmaya, bir yere gitmeye erindiğimiz zamanlar olur. Ne bileyim mesela final zamanı ders çalışmaya üşenmek gibi :)). Ama bu adam üşengeçliğin ve duygusuzluğun nirvanasında. #58982124

    Öyle ki, adamı annesinin öldüğünün ertesi günü yeni bir ilişkiye başlamakla, sinemaya gidip komedi tarzı bir film seyretmekle, yani duygusuzlukla suçluyorlar. Adam bırakın cevap vermeyi arada bir olaydan kopup anlatılanları dinlemiyor bile. 'Vallahi pes' dedirtti...


    #59066416

    ....
    O kadar haklı ki... Kahrolası insanoğlu her şeye alışıyor. Bununla ilgili bir çok şey yazabilirim. Ama şimdi ne gerek var? Camus zaten tek cümleyle sayfalar dolusu yazılacak şeyi açıklamış...


    #59064493

    Bak bu taktik güzel işte. Aramızda kalsın arada bir ben de yapıyorum :)) Eee ne demiş büyüklerimiz "Cahile laf anlatmak, deveye hendek atlatmaktan daha zordur." Daha güzel tasvir edilemezdi valla...

    Kitapla ilgili söyleyeceklerim bundan ibaret. İlk Albert Camus romanımdı. Farklı bir deneyim oldu, yeni bir yazarla, yeni bir yazım tarzıyla, yeni bir hayatla daha tanıştığım için mutluyum. Kitabı okuyun, okutturun...
    Keyifli okumalar...
  • 72 syf.
    Hem benim hem de kitabın ilk incelemesiii :))

    Livaneli'nin dili zaten öyle süslü püslü bir dil değil. Yazarın başarılı bir romancı olduğunu da zaten herkes bilir. Ama kısaca yazardan bahsetmek gerekirse onlarca roman yazmış ve kitapları 40 farklı dile çevrilmiştir. Edebiyat, müzik ve sinema alanlarında ulusal ve uluslararası 30'dan fazla ödüle layık görülmüştür.
    Bu kitap her ne kadar çocuk kitabı olsa da bizi de kendimizi sorgulamaya çekiyor... Hadi kitaba geçelimmm

    Kitap, Ali'nin, ten rengi diğer sınıf arkadaşlarından farklı olduğu için sınıfa yeni gelen yabancı arkadaşına kötü bir şaka yapmasını ailesine anlatmasıyla başlıyor. Bunu duyunca babası Yılmaz çocukluğunu anımsıyor ve "Sana daha önce hiç anlatmadığım bir hikaye anlatacağım... kendi hikayemi..." diyerek başlıyor anlatmaya...

    Babasının çocukluğu Almanya'ya işçi göçü olduğu zamanlara denk geliyor ve tüm aile Almanya'ya taşınıyor. Yeni bir memleket, yeni bir kültür, yeni bir dil... İnsanın bunlara alışması elbette çok zordur. Kendi kafası kara, Almanların kafası sarı... Alman çocukları saç rengi nedeniyle dalga geçmeye başlıyorlar, bunun üzerine Yılmaz bir şapka buluyor ve kafasının her yerini, saçları görünmeyecek şekilde örtüyor. İşte kitabın ismindeki şapka bu şapka...

    İncelememi yakın zamanda okuduğum kitap olan Bülbülü Öldürmek kitabından bir alıntı ile bitirmek istiyorum.
    "Bana kalırsa tek bir tür insan var, insanların hepsi insan..."
    Bunu idrak edip hayatımızda uyguladığımız zaman dünya ne güzel bir yer olacaktır eminim...

    Barış dolu bir dünya umuduyla bitiriyorum yazımı...

    Okuduğunuz için çok çok teşekkür ederim. :)
Kalender meşrep
Kimya
25 Ağustos 2000
Erkek
4050 okur puanı
16 Eyl 2019 tarihinde katıldı.

Şu anda okuduğu kitap

  • Monte Cristo Kontu