Cadı kılıca yaklaştı ve uyluğundan çektiği bir bıçakla kenarlarını yonttu. Sonra yanına oturdu ve metal soğurken ona bir şarkı söyledi. Kılıca söylediği şarkı, alevleri kudurtan rünler gibi değildi: Okuduğu lanetlerle ateşi koca koca meşe kütüklerini küle çevirecek kadar harlatan kadın, bu sefer hiçbir insanın ilgilenmediği vahşi korulardan eserek bir zamanlar çocukların gönül verdiği, şimdiyise rüyalar haricinde ebediyen kaybettikleri vadilerden geçen bir yaz rüzgarına benzer bir melodi okudu. Şarkısı az öncesine kadar hiçliğin sınırlarında kol gezip saklanırken artık güzel yılların parlak bir ânından hatırlanan, sonra yine çabucak unutulup hiçliğin gölgelerine karışan ve zihinde yalnızca belli belirsiz algıladığımızda pişmanlıklar dediğimiz ufacık izler bırakan anılar taşıyordu.
Mutsuz olduğumuz zamanlar başkalarının mutsuzluğunu daha da bir derinden duyarız, böyle zamanlarda duygularımız yok olmaz aksine tek bir noktada yoğunlaşır.