El talib, güneşin de şafağın da gülün de gelinciğin de en kırmızısını istiyorsun. Yakında yakınlığı elde edebileceğini saniyorsun. Söyleyeyim o halde. Değil yakınındaki yakınlığı bilakis uzaktaki yakınlığı hatta yakındaki uzaklığı dahi talep etmekten vazgeç de utanç içindeki uzaktaki uzaklığa koş. Aksi takdirde sevinç içinde helak olursun.
Düşünce ve sanat, en nihayetinde hakikatin bir yüzünü, parçasını katlanabileceğimiz kadarını yani gölgesini bize göstermekle yetinir. Düşünürler ve sanatçılar tam anlamıyla çaresizdirler; zira bizi korumak istedikleri için böyle yapmak zorundadırlar. Bizi, yani bütünü elde edebileceklerini sananları.
Ulaşılmayacak olanı arzulamak. Ulaşılamayacak olana doğru koşmak, kanatlanmak. Aşık olmak kısacası. Tutulamayacak olanı tutmaya çalışmak. Tutamamak. Sadece tutulmak. Ve dahi tutuklanmak. Bile isteye. Bedelini göze alarak. Seve seve.
(...) Sadece mükafatı değil, sermayesi de yüksek hazdır tutkunun. Saf haz. Yarar için, çıkar için değil, bilakis, sadece tutkunun sahibi olmanın o kendine özgü yüksek hazzını yaşamak için.
Niçin aşkı yüceltmekten kendimizi alamayız? Tutkuyu? Yanlış anlaşılmamalı, elde etmeyi, ele geçirmeyi, kavramayı, sahip olmayı değil, bilakis mahrum olduğumuzu/olacağımızı bile bile sevgilinin peşinden koşmayı, bir ömür boyu hakikatine bile değil, sadece hayaline secde etmeyi, tekmelenmeyi, itilip kakılmayı, yerlerde sürünmeyi, hepsinden de ötesi sahip olmaktan vazgeçip hiç değilse yakınına düşmeyi, civarında bulunmayı.
Mahrumiyet bu kadar mı haz verir insana?
Ne bulmak, ne olmak, bizzat aramak.
Bu kadar mı sağaltır?
Ararken çıldırmak.