Hava o akşam da sisliydi. Şimdi kış, her yer karla kaplı. Burada, buz tutmuş gölün kıyısında bir başımayım. Annemin sesi kulaklarımda çınlıyor. Doğacak kardeşime Aysuda adını vereceğini söylüyor. “Neden,” diyorum. “Bu masalda Aysuda mutsuz oluyor, hatta göle dönemiyor.” Annem ay ışığıyla aydınlanan göle bakıp gülümsüyor. “Çünkü bu masalı seviyorum,” diyor. Elimi annemin karnına koyuyorum. Aysuda’nın kımıldanışını duyuyorum.
Bu manzara adamın dediği gibi cennetten bir parça mıydı? Her şeyin başladığı yer neresiydi? Cennetten bu cennet parçasına kovulmak mıydı? Mezbahayı yıkayan genç, dereye damlayan kanlı su, balıkçı ağı... Neden burada olduğunu anlamak istiyordu. Dünyaya kovulmuşsa da sayısız ihtimal arasında şimdi neden burasıydı? Manzara akıp gidiyordu. Ani fren, öne savrulma, emniyet kemerinin baskısı, çarpma sesi, yüzüne sertçe yapışan hava yastığı... Bir an öldüğünü sandı ama hâlâ nefes alıyordu. Adama baktı. Hava yastığıyla koltuğun arasına sıkışmış, kapıyı açmaya çalışıyordu. Adamdan hemen sonra arabadan indi. Buğday tarlalarından dağlara doğru koşan at sürüsünü gördü. Sırtları düşmüş, karınları çökmüş, yaralı bereli atlardı.
“Seni iyi görmek güzel,” dedi adam.
“Seni iyi görmek de güzel,” dedi kadın.
“Böyle olacağını biliyordum,” dedi adam.
“Pek bir şey bildiğin söylenemez,” dedi kadın.
“Evet, böyle olacağını biliyordum,” dedi adam.
“Aynı şeyi tekrarlamayı bırakır mısın,” dedi kadın.
“Doğrusu şaşırmadım,” dedi adam. “Balık baştan kokar demişler.”