"1787'de, Moulins yakınlarında bir handa, filozofla-rın etkisinde yetişmiş ve Diderot ile arkadaşlığı olan bir ihtiyar ölmek üzereydi. Yöredeki papazlar, ellerinden ge-len her şeyi yapmışlardı, ama çabaları boşa gitmişti. İhti-yar, dinin son gereklerinin yerine getirilmesini bir türlü kabul etmiyordu, çünkü tümtanrıcıydı. Hiçbir şeye inan-mayan Bay de Rollebon da o yöredeydi. İhtiyarı iki saat içinde Hıristiyan dinine döndüreceğini söyleyerek, Mou-lins Papazı'yla bahse girişti. Papaz, bahsi kabul etti ve kaybetti. Rollebon, sabahın üçünde işe girişti, ihtiyar beşte günah çıkarttı ve yedide öldü. Papaz, 'Tartışma sa-natında ne kadar güçlüymüşsünüz! Bizi bile geçtiniz,' dedi. Rollebon, 'Onunla tartışmadım, cehennemden söz açıp içine korku saldım,' diye karşılık verdi.
Çok sonra (sen, "Beni bir daha görmeyeceksin" diyerek gittikten sonra) bir sürü başka şeyle birlikte, o söylediğini -benden kendin için istediğini- odak noktasına koydu-ğum bir çerçeve içinde, birşeyi kavrar gibi oldum:-
Sen, çınlattığın yaşam dolu kahkahalarından sonra da uzayıp giden ölümcül suskunluklarınla, bana, hep, birşey haykırıyordun -susmanla bağırıyordun- sessizliğinle feryat ediyordun, birşeyi bana; ama ben anlayamıyordum bunu- hâlâ da, doğru-dürüst anladığımı söyleyemiyorum
zaten söylenecek birşey
de kalmadı
artık :
bağışla
beni
"Kişi sevdiğini hep sonradan mı anlar?"
Dilegetirişin çifteanlamlılığı (Türkçe'nin bazen inanılmaz olan bağlantısallığı) da yerliyerindeydi:-
"Sevdiği'ni" / "Sevdiğini":
"[O] sevdiği kişiyi" / "[Onu] sevdiğini"...
Seni de, seni sevdiğimi de, sonradan anlamıştım; sen de, şimdi, gitmiş olduğundan, bu 'anlama'nın da hiçbir önemi kalmamıştı, artık.
Bir yitim, bir hiçlik, bir boşluk daha bulmuştum, işte bu 'anlam'la-
Bunu hemen yazmam gerektiğini düşündüm.
Geri döndüm, yazdım.
28 Ocak
Anne sevgisinden yoksun büyüyen çocuklar,kendilerini sevmek, diğerlerinin onları seveceğine inanmak veya başkalarını sevmek için gerekli olan temel güven duygusunu geliştiremezler.