En son hangi kitap beni bu kadar etkiledi hatırlamıyorum. Acı ve deneyimle dolu,ruhsal güç ve en iyiye olan inançla dolu bir kitap.
12 haziran 1942 yılında (13 yaşında) günlük tutan Anne Frank deneyimlerinden, arkadaşlarından ve ailesinin zorluklarından bahsediyordu. Ancak bir noktada tüm aile kaçıp bir sığınağa saklanmak zorunda kalınca tüm bunlar önemsizleşti. Devamında Anne Frank'ın Hatıra Defteri sınırlı bir alanda saklanmak ve bir arada yaşamak zorunda kalan 8 kişinin hayatindan bahsediyor.
İşte tam da bu noktada genç bir kızın dönüşümünü gözlemlemeye başlıyorsunuz,görüşlerinin ve akıl yürütmesinin nasıl değiştiğini. Tüm zorluklara rağmen en iyiye inanmaktan, öğrenmekten, aşık olmaktan ve daha iyi bir sonuca inanmaktan asla vazgeçmiyor. Anne Frank .
Savaş bittiğinde ne yapacağı konusunda hayaller ve planlar kurmasını okumak çok acı vericiydi.
Anne Frank'ın Hatıra Defteri 1 Ağustos 1944'te sona eriyor. Ve sonra, Mart 1945'te, kurtuluşa iki ay kala, Bergen-Belsen toplama kampında öldüğünü öğreniyoruz...
Anne Frank hatıra defterinde öldükten sonra da yaşamak istiyorum diyordu ve bunu başardı da: Anne Frank, Nazizmi ifşa eden ve Yahudi halkının uğradığı zulüm ve ölümlerin dehşetini aktaran en ünlü belgelerden biri haline gelen günlüğü ile Holokost'un simgesi haline geldi.
Yaşlı Adam ve DenizErnest Hemingway ‘in okuduğum ilk kitabı. Kısa ama duygu dolu ve derinliği olan bir kitap.
Ana karakter, yaşlı Santiago, uzun zamandır hayatta kaybeden bir adamdır. Fakirdir, yalnızdır ve tuttuğu balık bile inatla ondan kaçmaktadır. Ancak Santiago pes etmez. Büyük balığını yakalamak için denize açılır ve bu mücadele onun için sadece hayatta kalmanın bir yolu değil, aynı zamanda kendisine hala bir şeye değdiğini kanıtlamanın bir yolu haline gelir.
Ernest Hemingway bu kitapta zafer ile yenilgi arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu ustaca göstermiş.
Santiago balığı yakalar, ancak bu ona mutluluk getirmez. Balık onun arkadaşı, rakibi, kaderi olur. Ve sonunda kazandığında, zaferin her zaman beklediğimiz şey olmadığını anlar.
Bu kitaptaki deniz de sadece bir arka plan değil, ayrı bir karakterdir: Bazen sakin ve nazik, bazen zalim ve acımasız. Hem dost hem de düşman olabilen hayat gibi.
Sonuç olarak, bu, zaferin ne olduğunu ve yenilginin ne olduğunu düşünmenizi sağlayan bir hikaye. Tüm dünya size karşıymış gibi görünse bile, vazgeçmemenin ne kadar önemli olduğuyla ilgili. Ve bazen en önemli şeyin sonuç değil, yolun kendisi olduğuyla ilgili.
Sineklerin Tanrısı okuduğum diğer distopik kitaplardan çok farklı. 1984 , Fahrenheit 451 gibi kitaplar devletin topluma neler yapabileceğini gösteriyordu.
"Sineklerin Tanrısi"da devletin, yasaların, medeniyetin yokluğunda insanların birbirlerine neler yapabileceğini gösteriyor.
𝐂𝐀𝐍𝐀𝐕𝐀𝐑 İÇİ𝐌İ𝐙𝐃𝐄
Sineklerin Tanrısı insan ruhunun karanlığını anlatan klasik bir eser. Sineklerin Tanrısı, yani "Beelzebub" şeytanın Kutsal Kitap’taki İbranice adıdır. Çocuklar sanki şeytani bir gücün eline geçmiş gibi onun kuklası haline gelirler...
Sineklerin Tanrısı kitabı, çocukların bir uçak kazası sonucu ıssız bir adada mahsur kalmasıyla başlıyor. Çocuklar adada yetişkinlerin olmadığını ve kendi başlarına hayatta kalmak zorunda kalacaklarını kısa sürede anlarlar. İlk başlarda toplantı yaparak ,kendilerine bir önder seçerek bir düzen kururlar ,lakin ne yazık ki zamanla herşey altüst olur, çocuklar sorumluluklarından kaçarak ,görevlerini yerine getiremezler.
Çocuklar adada yaşayan canavardan korkuyorlar ama bu canavarın içlerinde yaşadığını bile anlayamıyorlar. Yavaş yavaş delirmeye başlıyorlar:
Modern dünyadaki ahlakı ve kuralları unutuyorlar, artık bir "İngiliz" gibi davranmıyorlar, sadece bir domuzu değil aynı zamanda bir insanı da öldürüp kafasını kesebilen vahşiler oluyorlar. Kurtarma ekibi geldiğinde çocuklar ağlarlar ama kime dönüştüklerini anladıkları için değil, yaptıklarının hesabını vermek zorunda kalacakları için ağlarlar.
Kitap, kontrolsüz bir kişinin nasıl zalim ve insanlık dışı olabileceğini anlamamıza yardımcı oluyor. Bence okunması gereken bir kitap.
Sineklerin TanrısıWilliam Golding · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202597,3bin okunma
stei John Steinbeck 'in İnci'si kısa, üslubu güzel ,gerçekliğin tüm beklentileri nasıl acımasızca yerle bir ettiğini anlatan bir hikaye.
Önemli miktarda para getireceğini vaat eden bir hazine elinize geçerse ne yapacağınızı hiç düşündünüz mü? Bu hikayenin ana karakteri Kino, eline kocaman bir inci düşene kadar ailesinin yoksulluk sınırının ötesine geçebileceğini beklemiyordu. Ancak Steinbeck daha iyi bir yaşam için ne bir umut, ne de bir şans bırakıyor.
Kişi, toplumun hayatını ezen ve değersizleştiren birleştirici temellerinden kaçamaz. Ve hiç de kolay olmayan ama en değerli şeyi kaybetmenize yol açan bayağılık ve açgözlülükten saklanacak hiçbir yer yok.
İnciJohn Steinbeck · Sel Yayıncılık · 202349,8bin okunma
20. yüzyılın ilk gününde, "Virginia" adlı okyanus gemisinde, limon kutusunun içinde bulunan bebeğin adıdır "BINDOKUZYÜZ"(Novecento) Bindokuzyüz .
Novecento büyüdü ve hayatını Amerika ile Avrupa arasında seyreden bir gemide geçirdi ve hiç karaya çıkmadı.
Belgesiz ,vatandaşlıksız yaşayan Bindokuzyüz piyano çalmayı öğrenir ve bir restoran orkestrasında çalarak halkı eğlendirir. Gerçek bir efsaneye dönüşür.
...Bindokuzyüz-Bütün hayatı bir geminin güverteleriyle sınırlı ve onu bırakacak yeri olmayan bir adam.
Bindokuzyüz aslında her birimizin içindedir. Hepimiz hayatımıza, işimize, şehrimize, ülkemize bağlıyız...Nadir insanlar bu bağı koparabilir, bir, iki, üç adım atarak hayatlarını, işlerini değiştirebilir...
Bindokuzyüzün gemisi Evren'di, başka hiçbir şey bilmiyordu. Ve dışarıdaki her şey onu korkutuyordu.. Bu yüzden o bu adımı atamadı,kıyıya inemedi...
BindokuzyüzAlessandro Baricco'nun okuduğum ilk eseri.
Müzikal,bir oturuşta okunan güzel bir kitap ,tavsiye ediyorum