Öncelikle kitap hakkında yazmadan önce okumayanlara da birkaç sey yazayım. Sonu çok tahmin edilebilir ama okudukça kendini tamamlayan sonlara doğru rahatça okunan, klasik ama duygusal bir hikâye. Okudukça hem içimden kızdım hem de gözlerim doldu. Okumanızı tavsiye ederim, uzun sürmüyor fakat ben duygusal şeye gelemem, derseniz okumayın.
-------------------------------------------------------
Kitap hakkında önce genel hatları yazacağım:
Kitap taşrada görevli öğretmen Zehra'ya babasının ölüm döşeğinde olduğunu, İstanbul'!a onu görmeye çağrılmasıyla başlıyor. Zehra disiplinli, asla ucuz duygulara merhamet duymayan, bunlara "acımayan" bir öğretmendir. Tek zaafı da insanlara göstermediği acıma duygusudur.
Kitapta asıl olayın Zehra değil, babasına odaklandıgı babasının hatıra defteriyle anlaşılıyor. Mürşit Efendi'nin o idealleri, her zaman vicdanını dinleyecegini söyleyen iyimser yedi maddesi beni etkilemişti. Gerçekten oun gibi insanlar var fakat hep iyiliğinden kaybediyorlar gibi. Kitap bunları anlatırken bu dönem romanlarından ayrılan bir şekilde kadınlara yönelen tavrı değil, bir erkeğin iç dünyasını idealini gerçekleştirme çabasını, erkeklere güvenemediği gibi artık kadınlara da güvenemesini anlatıyor. Eşi ve kaynanası tarafından aşağılanan hor görülen bir nevi tuzağa çekilen adama okudukça daha da acıdım. En azından kızının ona acıması mutlu etti beni.
Eskiden masum bir fikrim vardı. Sanırdım ki, herhangi bir fenalık; ruhumuzu baştan başa kirletir, ondan hiçbir temiz nokta bırakmaz. Halbuki hakikatte her zaman böyle olmuyor.
Erkeklerden çok canım yanmıştı da, kadınları hep onların zulmü altında ezilem mazlum, dilsiz melekler sanıyordum. Halbuki onların arasında da neler varmış!